22 Kasım 2014 Cumartesi

Türkiye’nin etnik haritası - 16 Eylül 2014

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin hazırladığı rapor Kültür Bakanlığı'na sunuldu

Türkiye’nin etnik haritası

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden Doç. Dr. Şükrü Aslan başkanlığında bir grup akademisyen, Türkiye’deki etnik kimlikler üzerine bir rapor hazırlıyor. Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik’in talep ettiği öğrenilen raporda, etnik kimliklerin Türkiye’nin hangi bölgelerinde yaşadığı, ne kadar nüfusa sahip olduğu gibi bilgilerin yanı sıra ülkenin geleceğine ilişkin temel talepleri de yer alıyor.
MSGSÜ Rektörü Yalçın Karayağız’ın aktardığına göre, raporun ilk bölümü tamamlandı ve geçen aylarda, Ankara’da Bakan Çelik’e sunuldu. Bu bölüm, 1965 yılına kadar nüfus sayımlarında sorulan “Anadiliniz nedir?” sorusuna, kişilerin verdiği yanıtlardan yola çıkarak oluşturuldu. Yaklaşık bir yılda tamamlanması planlanan ikinci bölümde ise etnik kimlikleri temsil eden vakıf, dernek gibi kuruluşların verdiği bilgilerle, Türkiye’nin 1965 sonrasındaki etnik profili sergilenecek.
Kültür Bakanlığı’nın bu raporu nasıl değerlendireceği merak konusu. Acaba Kültür Bakanlığı, etnik kimlikler üzerine bir kültür politikası mı geliştirecek ya da özel bir proje mi hazırlayacak? Bunlar, bakanlıktan yanıtını beklediğimiz sorular.
Raporun içeriğinde neler olduğu ve niçin böyle bir çalışma yaptıklarının yanıtını ise Doç. Dr. Şükrü Aslan’dan öğrendik.

Tunceli örneği
Daha önce böyle bir akademik çalışma yapıldı mı?
Türkiye’de etnik köken çalışmalarının tarihi eski. Gelgelelim önceki çalışmaların ortak özelliği, her nerede kim varsa onların Türk olduğunu “bilimsel” olarak tespit etmekle sonuçlanmış.
Bir örnek geldi aklıma: Tunceli’de 1985 yılında valilik tarafından bir sempozyum düzenleniyor. O zamanın valisi darbenin atadığı emekli bir general. Sempozyuma çeşitli üniversitelerden akademisyenler çağırılıyor. Amaç, Tunceli’deki halkın menşeinin ne olduğunu tartışmak. Sonucunda kanaat getiriyorlar ki Tunceliler Türk’tür. Tabii bunu “bilimsel olarak” da kanıtlamaları lazım. Tunceli’nin bazı köylerinde koç yahut koyun başlı mezar taşları var. Bunları görürlerse bilecekler ki mezar taşları Akkoyunlular’dan kalma. Akkoyunlular da bir Türk devletiydi. Dolayısıyla Tunceli Türk’tür diye karara varacaklar. Memleketin saygın profesörlerinin dağ bayır dolaşmasına vali sıcak bakmıyor. Mezar taşlarını almak için askerleri görevlendiriyorlar ve askerler mezar taşlarını toplayıp sempozyumun yapıldığını yere getiriyor ve hocalarımız son incelemeleri yapıp, evet diyorlar bu mezartaşları Akkoyunlulardan kalma ve bunların bulunduğu yerde yaşayanlar Türk’tür.

Nereden icap etti?
Sizin çalışmalarınızdan söz edersek...
Ben 10 yıldır etnisite sosyolojisiyle ilgileniyorum. Nereden icap etti? Çünkü bu bizim gerçeğimiz. Bizden önceki sosyologlar bunu tartışamamışlar, konuşamamışlar. Son derece anlaşılır bir durum. Çünkü bunu tartışmanın bir bedeli vardı.
Politikacıların bir kısmı bu gerçeğe gözlerini kapadılar diye biz de kapatamayız. Akademisyenler ile politikacıları ayıran temel özellik bu olmalı. Bunun için hesap sorarlarsa da sorsunlar.
Daha önemlisi Türkiye’nin böyle çalışmalara ihtiyacı var. Çünkü etnik kimlikler küresel politikanın en önemli değişkeni. Buna göre politika yapılıyor. Aslında geçmişte de politikalar buna göre üretiliyordu. Bütün devletlerin çekmecelerinde böyle raporlar olur. Fişleme deriz ya... Şimdinin dünyasını geçmişten ayıran fark ise, artık bu raporlar açığa çıkıyor. Bunu çekmeceye koyarız dediğiniz şey çekmecede durmuyor. 21. yüzyıl dünyasında bunları gizlemenin imkânı yok.
Sözü şuraya getirmeye çalışıyorum: Diyelim ki Türkiye’de bir hükümet “Evet biz de Türkiye Cumhuriyeti olarak kendi geçmişimizle yüzleşmek, Türkiye’deki etnik kimliklerin kültürel ve siyasal taleplerine çözüm getirmek istiyoruz” dedi. Ne yapacak? Hangi veriye göre hareket edecek? Bizim yaptığımız şey bu sorulara yanıt aramak.

Fişleme çekincesi
Fişleme dediniz. Siz raporu hazırlarken, “fişleme yapıldığı” konusunda bir çekinceniz oldu mu?
Olmaz mı? Bu ülkede yaşanan tecrübelerden sonra herkesin böyle bir çekincesi olur. Ama biz meşru ve doğru bir iş yaptığımızı düşünüyoruz.
Aslında önemli olan şu galiba: Verilerin neye hizmet ettiği...
Verilerle ne yapılacağına dair karar politikacılara aittir. Akademisyenler “Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşelim” derse bunun pratik bir karşılığı yoktur. Biz politika yapıcılara veri üretmek durumundayız. Türkiye’de kaç etnik kimlik var, nerede yaşarlar, ne kadar nüfusları var, neler isterler, nasıl beklentileri var... Bizim yaptığımız bunu bilimsel bir şekilde ortaya koymak.

Saha çalışması
İkinci bölümde ne tür bilgiler yer alacak?
Türkiye’de Avrupa’da da olduğu gibi son 15-20 yıldır etnik kimlikler örgütleniyor. Vakıflar, dernekler aracılığıyla gazeteler, dergiler çıkarıyorlar, internet siteleri var. Bu kurumlarla görüştüğümüzde söz konusu etnik grupların popülasyonuna ve diğer verilerine dair bilgi almak mümkün olacaktır diye düşünüyoruz. Projemizin ikinci bölümü bu kurumlarla görüşme üzerine kuruludur. Etnik grupların hazırladığı raporlardan da yararlanacağız. Ayrıca sahada, anket yöntemiyle bir çalışma yapmayacağız. Ama sosyolojik anlamda bu da bir saha çalışmasıdır.
Örneğin, 64 yılında Rumların çoğu Türkiye’yi terk etmek zorunda kalıyor ve etnik profil değişiyor. 65’ten sonrası için, benzer, çarpıcı neler söylenebilir?
1960’lı yıllar Türkiye’de ırkçı politikaların tavan yaptığı bir dönem. Sizin de söylediğiniz gibi, Rumlara yönelik siyasi kararlar bunun en çarpıcı örneği. Ama 1960’lı yıllardan sonra da Müslüman etnik gruplara yönelik çok radikal, dışlayıcı, hâlâ büyük ölçüde devam eden politikalar var. Özellikle Kürtlere karşı... Pek çok Kürt politikacı var hâlâ hapiste. Sadece son 10 yıl içinde KCK davasından 5 bin tutukludan bahsediliyor. Bu korkunç bir sayı. 5 bin katilden bahsetmiyorsunuz, kültürel hakkını savunan 5 bin kişiden söz ediyorsunuz. Türkiye’nin bunlardan kurtulması gerekiyor.

Efes geçmişini arıyor - 15 Eylül 2015

Antik kentin yeniden ayağa kalkması için, zaman kadar bütçe de gerekli.

Efes, geçmişini arıyor

Geçmişi Kalkalitik çağdan Selçuklular’a (15. yüzyıl) uzanan, döneminde hem ticaret hem de dini merkez olarak pek çok uygarlığı ağırlamış antik Efes kentinde kazılar sürüyor. Ancak görünen o ki Efes’i ayağa kaldırmak için daha uzun yıllara ihtiyaç var. Ayrıca, her katmanında ayrı bir uygarlığının izine rastlanan bu geniş alanda, tarihi toprağın altından çıkarmak, yeniden inşa etmek, ortaya çıkan eserleri korumak için zaman kadar büyük bir bütçe de gerekiyor.
2010 yılında Doğuş Holding, Borusan Holding ve Eczacıbaşı Topluluğu gibi katılımcılarla kurulan Efes Vakfı, Türkiye’de taşın altına elini koyan yegane oluşum. Kente yılda 200 bin Avro’luk bütçeyle destek veren vakıf, Yamaç Evler projesinin ardından, şimdi de Serapeion Tapınağı için fon yaratmaya çalışıyor.
Mısırlı sağlık tanrısı Serapis adına, 2. yüzyılda inşa edilen tapınak kabaca şöyle tasvir edilebilir: Kısmen dağa oyularak yapılmış 22 metre yüksekliğindeki tapınakta büyük kapıların ardında, suyun şifasını Romalılara taşıyan bir mimari vardı. Dağdan toplanan su, duvarlardaki küçük şelalelerle tapınağın içine taşınıyor, ardından Nil’deki döndü gibi, su yeniden doğaya veriliyordu. Eros kabartmalarının, çeşitli süslemelerin yer aldığı gösterişli bir görünümü vardı ve Serapeion Tapınağı, tıpkı Celsius Kütüphanesi gibi Efes’in simgelerinden biriydi.
Şimdi vakıf için ilk hedef, tapınağın girişinde, büyük sütunların üzerindeki üçgen biçimindeki alınlığı sergilenebilir hale getirmek. Arazide tamamı parçalar halinde bulunan, 600 ton ağırlığındaki alınlığın birleştirilmesi içinse 7-8 yılda, 5 milyon dolar harcanması öngörülüyor.
Vakfın desteklediği diğer proje olan, Roma dönemi konutlarının bulunduğu Yamaç Evler’de ise restorasyon çalışmaları sürüyor. Duvarları mermerlerle kaplı ve resimlerle süslü, zemininde mitolojik kahramanların tasvirlerinin bulunduğu mozaikler olan Yamaç Evler, İskenderiye’den sonra en büyük liman şehri olan Efes’in zenginliğinin diğer yüzü. Birçok evden oluşan yapıda, sadece 6 numaralı olanda bile 7 çeşit mermer kullanılmış. Şimdi buradaki, 120 bin parçadan oluşan mermer “puzzle” birleştiriliyor. Ayrıca evlerin duvarlarındaki resimler ve zemindeki mozaiklerin restorasyonu yapılıyor.
Serapeion Tapınağı ayağa kalkıp, Yamaç Evler projesi sona erdiğinde, yılda 2 milyon turist ağırlayan antik Efes kentinin cazibesi artacak. Belki böylece, Bergama’nın ardından, 1994 yılından beri UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer bulmaya çalışan Efes’in şansı gülebilir ve çalışmalar için daha fazla fon oluşturulabilir.
***
Efes Kazıları Başkanı Doç. Dr. Sabine Ladstatter
‘Hepimizin mirası...’
Antik Efes kentindeki kazılar Avusturya Arkeoloji Enstitüsü tarafından, Doç.Dr. Sabine Ladstatter başkanlığında yürütülüyor. Ladstatter, Efes’in önemini “Ticaretin, dinin merkezi olmuş, burada uygarlıklar, insanlar, dinler değişmiş. Ama ilginç olan Efes’te yaşam biçimi sürekli özünü korumuş” sözleriyle anlatıyor.
“Milli ya da evrensel bir miras değil; burası hepimizin, benim de mirasım” diye nitelendirdiği Efes’te yürüttüğü çalışmaların, akademik açıdan heyecan verici olduğunu söyleyen kazı başkanı, kentte özellikle bir alanda önemli bulgular elde ettiklerini aktarıyor:
“Bizansın orta bölümünden Türklerin ilk dönemine uzanan dilim çok önemli. Genellikle bu ara dönemden söz edilmez, sanki Efes’te yaşam sona ermiş gibi. Oysa Efes hiçbir zaman terk edilmemiş. İlgi çekici olan şu: Türkler geldiğinde oradaki halkla karışmışlar. Birleşmişler. Eski Yunan kültürü ile orta Türk kültürünün karışma anı çok önemli.”
Sabine Ladstatter, buradaki kültürel buluşmayla ilgili ise şu örneği veriyor:
“Ayasuluk’ta 11-12. yüzyıldan itibaren İslam motifli çömlekler, paralar bulunuyor. O dönemde Efes’e yerleşenler Müslüman. Ancak eski özelliklerini de korumuşlar. Örneğin ölülerini tabutlarla gömmüşler ki bu gelenek Müslüman inancında görülmez.”

Ertuğrul Günay, "edebiyata gizli destek"i değerlendirdi - 13 Eylül 2014


Çin'in Türkiye çıkarması - 10 Eylül 2014

Dünya devi olmak isteyen Çin, paranın hükmünün yetmeyeceğini, uluslararası arenada kültürünü de odağa taşıması gerektiğini biliyor.

Çin'in Türkiye çıkarması

Çin Halk Cumhuriyeti, ekonomi ve sporla birlikte, sanatın da gündeminde. Çünkü bu büyük ülke, son yıllarda sanat alanında da atılım içinde ve ekonomik varlık gösterdiği her yere kültürünü de götürme hevesinde. Bunda şaşılacak bir yan yok: Ülkede gelişen ekonomi sanatı besliyor ve dünya devi olmak isteyen Çin, paranın hükmünün yetmeyeceğini, uluslararası arenada kültürünü de odağa taşıması gerektiğini biliyor.
Bizim açımızdan bakarsak, Ai Weiwei gibi sanatçıların ünü çoktan sınırlarımızı aştı ama Türkiye’nin Çin çağdaş sanatıyla tanışmasının (yeniden buluşmasının da denebilir) yakın bir geçmişi var.
Burada, 2012’nin Türkiye’de Çin yılı ilan edilmesini milat kabul edebiliriz. O yıl, İstanbul Modern “Dönüşüm: Çağdaş Çin Sanatına Bir Bakış” sergisine ev sahipliği yaptı ve MSGSÜ Tophane-i Amire binasında “Dunhuang’ın Renkleri – İpek Yoluna Açılan Büyük Kapı” sergisi düzenlendi. Böylece Çin, geleneksel ve çağdaş sanatıyla ülkeye adım attı.
Ardından 2013 Çin’de Türkiye yılı ilan edildi ve o dönemde imzalanan protokoller uyarınca iki ülke arasındaki kültürel ilişki sürüyor. Şimdilerde yine Tophane-i Amire’de açılan “Mürekkebin Ruhu - Çağdaş Çin Resim Sergisi” bu ilişkinin ürünlerinden biri.
Sergide, Çin Ulusal Sanat Müzesi’nden getirilen 48 eser yer alıyor ve geçmişi 3 bin yıl önceye dayanan mürekkeple resim yapma geleneğinin çağdaş yorumları sunuluyor.
Müzenin müdür yardımcısı An Yuanyuan da serginin, çağdaş Çin resminin “geleneksel yüzünü” yansıttığını söylüyor: “Geleneksel Çin resmi, insan figürleri, manzara ve doğa (kuş, çiçek) tasvirlerinden oluşur. Buradaki eserler, bu üç alandan ilerleyen, ancak buna kendi yorumunu katan sanatçıların çalışmaları. Sergi, Çin resminin tüm gelişimini temsil etmese de, Çin modern resminin statükosunu yansıtıyor. Birinde düşünce, figürler klasik, ancak üslup modern. Diğerinde düşünce modern ancak uygulama klasik özelliklerde.”
Neden böyle bir seçki yapıldığını ise müze müdürü Fan Di’an’ın şu sözleri özetliyor: “Çinli sanatçılar küreselleşme trendi nedeniyle ortaya çıkan küresel homojenleşme tehdidinin farkındadır. Kendilerine miras kalan sanatsal geleneklerinin farkında olan Çinli sanatçılar bu tehdide karşı uygun dönüşümler yaparlar.”
“Mürekkebin Ruhu - Çağdaş Çin Resim Sergisi” 2 Kasım’a kadar görülebilecek, ancak Çin sanatı ülkemizde konuk olmaya devam edecek. Çünkü bu yıl 13-16 Kasım tarihlerindeki Contemporary İstanbul’un “Yeni Ufuklar” bölümü de bu ülkeye ayrıldı ve etkinlik boyunca Çin’den Shun, Island6 gibi markaların olduğu çağdaş sanat galerilerinin yanı sıra, sanatçılar, küratörler, eleştirmenler ve koleksiyonerler Türkiye’de olacak.

Pekin’de bir sanat vahası: ‘798’
Yolu Pekin’e düşenler için geçmişten bugüne Çin sanatını tanımanın adresi elbette Ulusal Sanat Müzesi. Ancak 798 isimli sanat bölgesi, güncel ürünleri görmek için gerçek bir vaha.
798, 1950’lerden kalma, Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti işbirliğiyle kurulmuş bir askeri fabrika alanı. 640 bin metrekarelik bu alan, adını, o dönem kimi yerlerin sadece numaralarla anılmasından alıyor. 2002’de düzenlenen geniş mekânda şimdi irili ufaklı onlarca sanat galerisi, sergi alanları, atölyeler, kafeler ve butikler bunuluyor.
2-3 Yuan’a (yaklaşık 1 TL) gezilebilen sergilerde, sadece Çinli sanatçıların değil, Uzakdoğulu birçok ismin resimden enstalasyona, fotoğraftan heykele uzanan, her sanat dalından eserleri görülebiliyor. Sokaklar ise yine heykellerle bezeli. Ayrıca, alanın fabrika olduğu dönemden kimi unsurlar da yürürken birer “heykel” olarak karşınıza çıkıyor ve dün ile bugün arasında bağ kuruyor.
Kitap Fuarı için Pekin’deyken, yani ağustos ayı sonunda gezdiğim 798’de, henüz kimi galeriler, sergiler açılmamıştı. Yine de East Bridge (Doğu Köprüsü) adlı alanda, “In The Absence Of Avant Garde Reading” sergisini yakaladım. Karütörlüğünü Kate Lim ile Leo Choi’nin yaptığı sergide, Han JinSu, Yong Yongliang, Lee YongDeok gibi sanatçıların heyecan verici işleri bulunuyordu.
Line Art adlı galeri, eserleri New York’ta da sergilenmiş Su Xinping’in “Sürrealizmden Otomatizme” adlı eleştirel sergisini ağırlarken, farklı noktalarda Ma Lili, Wu Mingzhong, Caoli, Liu Fei gibi birçok sanatçının eserlerini görme olanağı buldum.
Festivaller ve başka kültürel etkinlikler de düzenlenen 798’in bir başka özelliği ise, kanımca “ifade özgürlüğünün baskı altında olduğu Çin” fikrini yeniden gözden geçirmenize neden olması. Sokaktaki heykellerden galerilerdeki çalışmalara yansıyan sistem-yönetim eleştirisi açıklıkla göze çarparken, benzer bir “sanatsal ifade alanının” Türkiye’de bulunmaması da bir o kadar düşündürücü.

Ai Weiwei’in sanat köyü
Pekin’de 798 dışında birçok sanat bölgesi var. Bunlardan en ünlüsü ise Çinli muhalif sanatçı Ai Weiwei’e de ev sahipliği yapan Caochangdi. Ai Weiwei, 1998 yılında, Pekin’in kuzeydoğusunda bulunan bu köye taşınmış ve ilk mimari projesi olan stüdyo evini inşa etmişti. Ardından burada Urs Meile Galerisi, Three Shadows Fotoğraf Sanatı Merkezi gibi, sanatçılara hem barınma hem de üretim alanı sağlayan birçok galeri ve stüdyo tasarlayan Ai Weiwei, Çin hükümetince çarptırıldığı ev hapsini de Caochangdi’de yaşıyor.
2000’li yıllarda sanatçıların akın etmesiyle şehirdeki önemli sanat merkezlerinden biri haline gelen Caochangdi’de bugün birçok galeri, kültür merkezi, atölye ve kafe bulunuyor. Merkez, sadece görsel sanatlar için değil, mimari için de önemli bir nokta. Burada, ünlü birçok mimarın yapıları görülebilirken, merkezlerde mimarlarıyla ilgili sürekli etkinlikler düzenleniyor.

Türkiye Çin'de otağ kurdu - 28 Ağustos 2014

21. Pekin Uluslararası Kitap Fuarı

Türkiye Çin'de otağ kurdu

Dün, 21. Pekin Uluslararası Kitap Fuarı’yla birlikte Türkiye’nin ulusal standı da açıldı. Türkiye’ye ayrılan üç alanın ana bölümünde yapılan açılışa Türkiye’den Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Abdurrahman Arıcı başkanlığındaki heyetle Çin Halk Cumhuriyeti’nden Medya Bakanı WuShangli katıldı.
İki yetkili, açılıştaki konuşmalarında da İpek Yolu’nun ülkeleri birleştirdiğine ve kültürler arasındaki tarihsel ortaklıklara vurgu yaptılar.
Ayrıca WuShangli, 90 kadar Türkçe kitabın Çinceye kazandırıldığını hatırlattı ve bunlar arasında Orhan Kemal’in “Baba Evi” ile Orhan Pamuk’un “Kar” romanlarını saydı; bu kitapların Türkiye’nin zengin kültürünü ülkelerinde tanıttığını söyledi. Törende hediyeler de sunuldu. Arıcı, Çinli bakana Hikmet Bulutçugil imzalı ebru tablosu ile Topkapı Sarayı’ndaki sultanların silahları üzerine bir kitap hediye etti.
WuShangli ise geçen yıl Çin’in onur konuğu olduğu İstanbul Kitap Fuarı’nda çekilen fotoğraflardan oluşan albüm armağanıyla jest yaptı. Açılışın yapıldığı alanın iki tarafında “yöresel lezzetler” sıralanmıştı: Kebap çeşitleri, pide, baklava, revani, haydari, ezme, patlıcan salatası... Ayranla sunulan yemekler, halka açık fuarda oldukça ilgi gördü! Türk kahvesi verilen platformun önünde ise uzun bir kuyruk oluştu. Türkiye’nin ana standı, üzeri minare âlemli, yan yana yerleştirilmiş otağlar biçimindeydi. Burada Türk Edebiyatının Dışa Açılımı (TEDA) projesiyle başka dillere çevrilen kitaplar sergilendi. Ayrıca düzenlenen atölyede ebru sanatı Çinlilere tanıtıldı.
Geçen yıl İstanbul’daki fuarda Çin’in şık tasarımlı standı düşünüldüğünde, Türkiye’nin “deplasmanda” bir bakıma sönük kaldığını söylemek yanlış olmaz. Çin geçen yıl, 6 binden fazla çeşit kitap, 10 binden fazla yayınla gelmişti. Biz ise onlara ana standda 3 bin kitap sunabiliyoruz. Öte yandan, Çin 100’e yakın yayıneviyle temsil edilmişti. Türkiye ise başka bir standa konuşlanmış, aralarında Yapı Kredi, Günışığı Kitaplığı, Kuraldışı, Literatür,Profil, Kaknüs, Erkam,Timaş, İnsan, Büyükdoğu gibi markaların olduğu, 20 yayıneviylefuara katılıyor. Çinli bir yetkiliye,Türkiye’nin programını ve organizasyonunu nasıl bulduğunu sorduğumda“Güzel, ama...” diyerek cümleyebaşladı. “Ama”nın arkasından neler geldiğini aktarmayı önümüzdeki günlere bırakalım...

'Gizli destek'e tepkiler artıyor - Açıklanmaması skandal - 22 Ağustos 2014

"Edebiyata gizli destek" haberi büyük yankı buldu

'Açıklanmaması skandal'

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bu yıl edebiyat alanında 40 yazara 463 bin TL destek vermesi, ancak seçici kurulu ve ödenek alacak kişileri gizlemesiyle başlayan tartışma büyüyor. Haberin internet sitelerinde ve sosyal medyada yayılmasının ardından yayın ve edebiyat dünyasından pek çok isim tartışmaya katılırken, kimi yazarlar destek aldıklarını açıkladılar.
Seçici kurulda olduğu konuşulan Basın Yayın Birliği Başkanı Münir Üstün “Dedikodusu yapılan işlerin açıklamasını gün gelir KURUMLAR yapar... YAŞASIN EDEBİYAT!” açıklamasıyla tartışmaya katılırken, eleştirmen Semih Gümüş de “Bu durumda Kültür Bakanlığı’nın açıklama yapması makul bir beklentidir” diyerek Kültür Bakanlığı’na çağrı yaptı.
Ulufe tartışması
Destek aldığını açıklayan ilk kişi, yazar Aykut Ertuğrul oldu. Ertuğrul, sosyal medyadan yaptığı açıklamada, 11 bin lira destek aldığını belirterek, projeyle ilgili “İsimlerin hâlâ açıklanmamasındaki anlayamadığım ısrar dışında bir gizlilik yok” dedi. Bakanlığın üretilecek eserlere karışmadığını da söyleyen Ertuğrul’un açıklaması şöyle devam etti:
Evet benimle aynı görüşte olmayanlar vardır. Ama ‘satılmakla’, ‘ihsan’ almakla, ‘ulufe’ almakla itham edilmek sizce de biraz ağır değil mi? Peki ben ulufe aldım diyelim. O zaman sinema ve tiyatro eserlerine verilen destekler ne olacak? Onlar da ulufe mi aldı?”
‘Beni de listeye ekleyin’
Yazar Güray Süngü sosyal medyada “Kültür Bakanlığı bana romanım için 15 bin lira ödeyecek. Çok mutluyum. Sonunda bizim ülkemizde de böyle şeylerin olduğunu görmek güzel” açıklaması yaparken, şair Furkan Çalışkan da “beni de listeye ekleyin” diyerek destek alanlar arasında olduğunu duyurdu.
Bu isimlere, “Benim de deneme kitabım destek aldı. Sakladığım bir şey yok. Destek alan yazarların da birçoğunu biliyorum” açıklamasıyla yazar Mustafa Akar katıldı.
Açıklama yapan Furkan Çalışkan’ın muhafazakâr eğilimli edebiyat dergisi İtibar’ın yazı işleri müdürü olması, Akar ile Süngü’nün ayrı derginin yayın kurulunda yer alması ve Ertuğrul’un da derginin yazarları arasında olması dikkat çekti.
Bu dört yazarın, Ağustos 2013’te Times gazetesinde yayımlanan “Bizde çok adam bulunur” ilanında da adları bulunuyordu. İlan, pek çok yabancı ismin, Gezi Direnişi sırasında hükümetin tavrını eleştiren, yine Times’taki ilanlarına karşı yayımlanmıştı.
Sosyal medyadaki tartışma, adını açıklayanlar ve tepki gösterenler arasında zaman zaman karşılıklı atışmaya da dönüştü.
‘Yazarlara ihsan mı?’
Tepki gösterenlerden Latife Tekin “ATA uçağının İstanbul-Ankara yakıt parası kadar, yani seçtikleri yazarlara biçtikleri değer...” derken, Necmiye Alpay “Yazarlara ihsan mı dağıtılıyor, ne bu? Kim ne yapıyor?” sorularını yöneltti.
Yazar Oylum Yılmaz “Bunun devlet destekli muhafazakâr edebiyat çalışması olduğunu hepimiz biliyoruz. Parası batsın, her şey çok çirkin” diyerek tepkisini iletti.
Labirent Yayınları “Basına ve kamuoyuna: Devletin, destek payı verdiği yazarları açıklamaması skandaldır. Devletten ziyade, ödenek alıp susan yazarların ayıbıdır bu” açıklamasında bulundu.
Eleştirmen Semih Gümüş ise “Bu durumda Kültür Bakanlığı’nın -ya da seçici kurulun- ‘yazarlara destek’ projesi hakında bir açıklama yapması makul bir beklentidir” diyerek Kültür Bakanlığı’na çağrı yaptı.

CHP’Lİ MELDA ONUR’DAN SORU ÖNERGESİ
‘Kamuoyuyla neden paylaşılmadı?’
CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur, soru önergesiyle konuyu Meclis gündemine taşıyarak, desteğe değer bulunan 40 kişinin kim olduğunu ve seçici kurulda kimlerin yer aldığını sordu.
Kültür Bakanı Ömer Çelik’in yanıtlaması istemiyle verilen önergede “Denetleme Kurulu tarafından yazım desteği verilmesi uygun bulunan 40 proje sahibinin ve eserlerinin isimleri neden açıklanmamıştır?”, “Söz konusu kurul üyelerinin belirlenmesinde hangi kriterler dikkate alınmıştır ve kurula seçilen bu isimler kamuoyuyla neden paylaşılmamıştır?” soruları yer aldı.
Onur, bakanlığın 463 bin TL’nin eser sahiplerine nasıl dağıtılacağını ve bu destek projesinin sanatın ve sanatçının özgür yapısıyla bağdaşıp bağdaşmadığını da sordu.

‘Gizli desteğe’ tepki yağıyor - 20 Ağustos 2014

Kültür Bakanlığı, edebiyat eserlerine destekte seçici kurulu da, destek alanları da açıklamıyor

Edebiyata ‘gizli desteğe’ tepki yağıyor

Kültür Bakanlığı bu yıl ilk kez edebiyat eserlerine destek veriyor, ancak seçici kurulu da, destek vereceği 40 kişinin adlarını da, kimin hangi eserini ne kadar destekleyeceğini de açıklamamasına tepki yağıyor. PEN Türkiye ile Türkiye Yazarlar Sendikası’nın yanı sıra yazarlar, şairler ve yayıncılar bakanlığın gösterdiği bu gizliliğe karşı çıkıyorlar.
PEN Türkiye Başkanı Tarık Günersel Yaşananlar, bir kamu sürecinden ziyade, mafya sürecini andırıyor” derken, Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı Mustafa Köz, bakanlığın edebiyatı destek projesinin baştan sona yanlış olduğunu söylüyor.
Yazar ve şairlerin ise bakanlığın uygulamasına daha sert eleştirileri var. Şair Şükrü Erbaş’in şu sözleri tepkileri özetler nitelikte: “Kamuya açık olmayan böyle bir konuda içtenlik, iyi niyet beklemek safdillik olur.”
Yayıncılar da "devletin edebiyatı desteklemesine" sevinmiş görünmüyor: Günışığı Kitaplığı Yayın Yönetmeni ve yazar Mine Soysal, çocuk ve gençlik alanında 5 yazarı destekleyen bakanlığının belirlediği kurulu tartışmaya açıyor. Kürtçe yayın yapan Lîs Yayınevi’nin sahibi Lal Laleş ise destek yönetmeliğindeki “Üretilecek eserin dilinin Türkçe olması” zorunluluğuna itiraz ediyor:Türkiye’nin kültür bakanlığının Türkiye edebiyatını desteklemesi gerekmez mi?”
Tarık Günersel (PEN Türkiye Başkanı)
‘Kamuya açıklanmalı’
Vergilerden hareketle yapılan bir destek kamuya açıklanmalıdır. Kamuda her şey şeffaf olmalıdır. Yaşananlar, bir kamu sürecinden ziyade, mafya sürecini andırıyor.
Mustafa Köz (Türkiye Yazarlar Sendikası)
‘Baştan sona yanlış’
Daha önce de özgün eser ölçütünün bakanlığın hazırlayacağı kurulca belirlenemeyeceğini söylemiştik. Bu, baştan sona yanlış bir proje. Yönetmelikte sadece Türkçe eserlerin desteklenmesi de yazarlar arasında bir ayrımcılığı getirmiş oldu. İsimler neden sır gibi saklanıyor. Destek verilen kişiler açıklanmalı, gizli kapaklı olmamalı. Destek alacak kişiler de herhalde “İstemem, yan cebime koy” diyor.
Murat Gülsoy (Yazar)
‘Şeffaf olmalı’
TÜBİTAK’ın iyi tanımlanmış bir panel sistemi var. Panellerde uzmanlar başvuruları değerlendiriyorlar, bu iş şeffaflık içinde yıllardır sürdürülüyor. Edebiyat alanına destekte de onlar örnek alınırsa bu tür tartışmalar yaşanmamış olur.
Irmak Zileli (Yazar)
‘Nerede sanatçı özgürlüğü’
Yazarı, üreteceği eserin süresinden, içeriğine ve konusuna dek her konuda sınırlayan şartlarda bir teşvik söz konusu. Öyleyse nerede kaldı sanatçının özgürlüğü? Burada yapılmak istenen gerçekten sanatçının özgürce özgün eser üretmesi midir, yoksa devletin belirlediği içerikte eserler vermesi midir?
Tüm bunların yanında teşvik kavramının kendisi, yazara sunulan “ekstra” olanaklar demek oluyor. Devlet, tüm sanatçılar için eşit olanaklar sunmak zorunda. Bunun için de öncelikle telif yasasını düzenlemeli, vergilerin yazarın telifinden kesilmesinin önüne geçmeli vb. Bunları yapmayıp ben yazarlara teşvik yasası çıkardım demek ve teşviki de bu tür şartlara bağlamak iyi niyetli bir çaba olarak görünmüyor.
Şükrü Erbaş (Şair)
‘İktidarın ezikliği’
Kamuya açık olmayan böyle bir konuda içtenlik, iyi niyet beklemek safdillik olur. Ben kendi adıma, bu siyasi yapının, kültür-sanat alanında yaptığı/yapacağı hiçbir şeyde demokratik kültürü destekleyecek, farklı sanat anlayışlarına, dünya görüşlerine saygılı, eşitlikçi bir tutum beklemediğim için, çıkacak sonucu da önemsemiyorum. Sanırım iktidar, ezikliğini çektiği kültür-sanat alanındaki yetersizliğini, böyle bir “sanatçı” sınıfı yaratarak doldurmak istiyor. Hayırlı olsun. Doğru tutum şudur: Bu ülkenin yazar örgütlerine bir proje sunulur, hatta hazırlatılır. İsimler bu örgütlerce belirlenir. Bakanlığa, başkaca bir değerlendirme yapmadan, ödeme yapma ya da diğer destekleri yerine getirme görevi düşer. Sonrasında ise yapılan çalışmaların yayınlanması için belki ikinci bir katkı beklenir.
küçük İskender (Şair)
‘Tepki gelişecek’
Zamanında, “devletin hoşlandığı şiirler” yazılmıştır. Fakat günümüzde şair denilen sanatçı ile devleti yan yana getiren ortak bir payda yok. İdeolojileri ve dünyayı kavrayışları apayrı! Belki bu yüzden destek alan şairlerin adları gizli tutuluyor olabilir, kimse onlara saldırmasın diye. Çünkü bu desteği alan şairlere elbette edebiyat çevreleri tepki geliştirecektir.
Mine Soysal (Yayıncı, yazar)
‘Yetkinlik gerekir’
Kültür Bakanlığı'nın edebiyat eserlerine destek vermesinin anlamlı bir girişim olabilmesi için, başvuru koşulları, kategoriler ve bütçenin yanı sıra, ölçütler, seçici kurul, değerlendirme yöntemi gibi temel belirleyicilerin de açıklıkla ifade edilmesi gerekir. Adaylık için belirtilen “önerilen yapıtın kültürel, sanatsal ve estetik açıdan özgünlük taşıması” maddesi, seçici kurulun edebiyat alanındaki tartışmasız yetkinliğini zorunlu kılıyor. Hele çocuk edebiyatı gibi son derece özel bir alanda, seçici kurulun farklı donanımları da gerektiren yapısı ve sorumluluğu çok önemlidir.
Lal Laleş (Yayıncı, yazar)
‘Tüm dillere destek’
Türkiye’nin Kültür Bakanlığı’nın Türkiye’nin edebiyatını desteklemesi gerekmez mi? Türkiye’nin edebiyatından kastım Lazca, Rumca, Ermenice, Süryanice, Kürtçenin de içinde olduğu, Anadolu’da konuşulan tüm dillerin edebiyatı. Bakanlığın bu dillerde yazanları eşit olarak desteklemesi hatta baskı altındaki dillere pozitif ayrımcılık yapması lazım. Ne var ki söz konusu Türkçenin dışındaki diller olunca, bakanlığın kafası karışıyor, milliyetçi perspektiften yaklaşıyor. Devlet yazarları destekleyecekse kendi coğrafyasındaki bütün dilleri desteklemeli ve tüm dilleri Türkiye’nin zenginliği olarak kabul etmeli.