25 Ocak 2015 Pazar

Son Ermeni halı ustası

Halı dokumacılığı, Anadolu’da Ermeni ustalardan öğrenilen bir zanaat. Avak Şirinoğlu da yaşayan son temsilci...

Arkas Sanat Merkezi’ndeki “Osmanlı Halı Sanatı” sergisinde, Anadolu’nun kadim zanaatı halı dokumacılığının geçmişi, 1800’lerden bugüne, Feshane, Kumkapı ve Hereke gibi başlıca üretim merkezlerinden kıymetli örneklerle sunuluyor. Arkas Holding’in sahibi Lucien Arkas’ın 300 eserlik koleksiyonundan sunulan seçki, dokumacılıkta Ermeni ustalarının emeğini de gözler önüne seriyor.

Agop Kapucuyan, Zareh Penyamin, Garabet Apelyan, Tosunyan, sanat merkezinde üretimleri görülebilecek ustalar. Zerah Penyamin, aralarında en önemli olanı. Mesleğe Hereke’de başlamış, sonrasında II. Abdülhamit’in davetiyle saray atölyesinin başına getirilmiş ve 1922’ye kadar burada, Cumhuriyet’in ilanından sonra da Kumkapı’daki atölyesinde çalışmış. Altın ve gümüş iplikler kullanarak yaptığı halılardaki “sultan başı” tasarımıyla ünlenmiş, diğer ustalara ilham vermiş.

Halı dokumacılığı Anadolu’da, çoklukla Ermeni ustalardan öğrenilen bir zanaat. Sergideki eserlere bakarken akla 1915’in simgesi “Gazir Halısı” geliyor. Yetim Ermenilerin Lübnan’da dokuduğu bu halı, geçenlerde Beyaz Saray’da sergilenmişti.

78 yaşındaki Avak Şirinoğlu, Penyamin’in “el verdiği”, Türkiye'de yaşayan son Ermeni usta. Kayseri Bünyan’da öğrendiği mesleğini, bugün Yalova’daki atölyesinde sürdürüyor. Santimetresine 400 ilmek atılan, 3 yılda tamamlanan, dünyadaki birçok koleksiyonerin peşinde olduğu, Bursa ipeğinden halılar üretiyor.

1955’te Kayseri’deki Ermeni nüfusu 350 haneyken, 60’larda 15 haneye düşünce, üç kardeş İstanbul’a göç edip, halıcılığın o dönemki merkezi Hereke’de atölye kurmuşlar. Şirinoğlu, 1960’larda ipek halıların çok revaçta olduğunu söylüyor. Onlar da Sümerbank’ın buradaki halı fabrikasının kapanmasının da yarattığı boşlukla, ipek halılar dokumuşlar. Zerah Penyamin’in yarım bıraktığı iki halıyı ve malzemelerini alıp, onun stiline kendi yorumlarını katarak üretim yapmışlar. Sergide, Penyamin başladığı, yıllar sonra Şirinoğlu’nun tamamladığı bir halı görülebiliyor.

Avak Şirinoğlu, 1990’lara kadar halıcılığın çok iyi durumda olduğunu, 1996’da Gümrük Birliği’ne girilmesinin zanaatı yok ettiğini anlatıyor: “Çinliler bizim halılarımızın taklidini yaptı. Hatta bir dönem üzerine Hereke yazısını bile koydular. Ucuz ithal halılar artınca, yerli mallar pahalı gelmeye başladı. Dokuyan ve dokutan için cazip olmaktan çıktı. O zaman 200 tezgâhım vardı, şimdi 30-40’a düştü.”

Öncesinde halı dokumacılığı, köylerde, kasabalarda, özellikle kadınlar için temel geçim kaynağı. Anadolu’nun pek çok bölgesinde halı dokunuyor. Şirinoğlu, o dönemki çeşitliliği “Kayseri’de Manchester, Konya’da Ladik halısı, Konya Yörüğü halıları, Yahyalı halıları, Körfez’de Hereke halısı, Kırşehir’de oraya özgü halılar” diye sıralıyor. Artık bu çeşitlilikten eser yok.


Halının o dönem için bir yatırım aracı olduğunu da belirtiyor: “Halı ve altın, fakir ailelerin yatırım matahıydı. Anadolu halkı, kara gün için halı ve altın alır, mecbur kaldığında satardı. Ya da halılar, bu sergide görülebilecek eserler gibi, kuşaktan kuşağa geçerdi, mirastı. Şimdi devir değişti, günlük yaşıyoruz, eski halılar yok, yenileri 3-5 yıl sonra çöpe atılıyor.”

24 Ocak 2015 Cumartesi

Türkiye'de kişi başına 4 kitap düşüyor

Türkiye Yayıncılar Birliği’nin açıkladığı veriye göre, 2014 yılında kişi başına düşen kitap sayısı 7.3. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğrencilere ücretsiz dağıttığı ders kitapları çıkarıldığında, bu rakam yaklaşık 4’e iniyor.

2014 yılında toplam 561 milyon 103 bin 770 kitap üretildi. Milli Eğitim Bakanlığı, ilk ve orta öğretim öğrencilerine 216 milyon 698 bin 371 adet ücretsiz ders kitabı dağıttı. Diğer yayıncılar 344 milyon 405 bin 399 adet kitap yayımladı.

Kişi başına düşen kitap sayısı, toplam yayının nüfusa oranıyla hesaplanıyor. Son verilerine göre nüfus 76 milyon 667 bin 864 kişi.
Bu rakamlardan yola çıkarak yapılan basit bir hesapla, 7 kitaptan 3’ünü, bakanlığın ücretsiz dağıttığı ders kitapları oluşturuyor.  
Demek ki geçen yıl bir kişi, ilgisine, zevkine, ihtiyaçlarına yönelik, yılda ortalama 4 kitap satın aldı. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2013 yılı verilerine göre de bir aile, bütçesinin ancak yüzde 3’ünü eğlence ve kültür harcamalarına ayırabiliyor.

Ders kitapları dışındaki üretime baktığımızda, eğitim yayınları yüzde 32, yetişkinler için kurmaca dışı kitaplar yüzde 11, inanç yayınları yüzde 9, çocuk-ilk gençlik eserleri yüzde 5, yetişkinler için kurmaca kitaplar yüzde 3, akademik yayınlar da yüzde 1’lik paya sahip.

Nüfusun yaklaşık 45 milyonu yetişkin. Geçen yıl yetişkinler için üretilen edebiyat eserlerinin toplamı 17.4 milyon adet. Bu da gösteriyor ki 2014’te Türkiye genelinde yetişkinler, yılda bir tane bile edebiyat eseri okumadı.


Dikkat çeken diğer veri dini yayınlarla ilgili. Geçen yıl 50 milyondan fazla dini kitap basılırken, akademik yayınların sayısı 5 milyondan az.

18 Ocak 2015 Pazar

'113. doğum yıldönümünde BİLMEDİĞİMİZ NÂZIM' yazı dizisinin tamamı

(15 Ocak'ta yayımlanan ilk bölüm)

Başlarken...
Nâzım Hikmet, Türkiye’de hakkında en fazla yazılan şairlerden. Bugüne dek onunla ilgili yüzlerce kitap basıldı, bini aşkın makale kaleme alındı. Ne var ki Rusya’daki yıllarına ilişkin yayınlar azınlıktadır. Yaşamıyla birlikte, orada ürettiği eserler de adeta sis perdesinin ardında kaldı.
Bu dizi, onun Rusya’daki yaşamının bilinmeyenlerine, o dönemde yazdığı, henüz Türkçeye çevrilmeyen yapıtlarına odaklanıyor ve araştırmacı, mimar M. Melih Güneş’in, cömertlikle paylaştığı belgelere dayanıyor.
Güneş’in, Nâzım Hikmet’in eşi Vera Tulyakova ve Vera’nın kızı Anna Stepanova’yla dostluğu, Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’ndeki araştırmaları, yıllardır yürüttüğü çalışmalarla ulaştığı belgeler önemli bir noktaya dikkat çekiyor:
Sanılanın aksine, büyük şairin bize söyleyecekleri henüz bitmedi. Ondan geriye kalanlar, Rusya’da, Azerbaycan’da, Fransa’da, Türkiye’de, hâlâ araştırmacıların, yayıncıların ve kuruluşların ilgisini bekliyor.
Ancak onlara ulaştığımızda “Nâzım’ı bildiğimizi” düşünebilir, gönül rahatlığıyla “Nice yaşlara Nâzım!” diyebiliriz.
M. Melih Güneş’e paylaştığı her bilgi ve belge; Rusça metinleri Türkçeye çeviren Mustafa Yılmaz ile Nergiz Hüseyin’e desteklerini esirgemedikleri için teşekkür ederim. Dilerim, olası bilgi eksiklikleri de Nâzım Hikmet hakkında başlayacak verimli bir tartışmaya aracı olur.

***
Nâzım Hikmet’in eserleri arasında saydığı “İki İnatçı” ve “Prag Saatleri” adlı oyunlarını Türkiye’de ilk kez yayımlıyoruz

‘ÖLÜM, SENDEN AYRILMAK DEMEK’

Nâzım, ilk tiyatro eserini 1920’de yazmış, 30’larda oyun yazarı olarak da anılmaya başlamıştı. Rusya’da bu uğraşı sürdürdü. 1962 tarihli “Oyunlarım Üzerine” metninde, o dönemin eserlerini şöyle sıralıyordu:
“Türkiye’de”, “‘Enayi’nin ikinci varyantı”, “İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?”, “İnek”, “İki İnatçı”, “Tartüf-59”, “Her Şeye Rağmen”, “Prag Saatleri” ve “Demokles’in Kılıcı.”
“İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?” yazıldığı yıl pek çok ülkede sahnelendi, “İnek” Türkiye’de sıkça sahnelenen oyunlarından oldu.
Ama listedeki yapıtlardan ikisi Türkiye’de hiçbir zaman sahnelenmedi. Çünkü bu metinler, yazılışlarının üzerinden 50 yıldan fazla zaman geçmesine karşın Türkçeye çevrilmedi, yayımlanan kitaplarına girmedi.

Krallardan kurtuluş yok mu?

Nâzım Hikmet, Rusya’ya gittiğinde hastalandı. Enfarktüs bir türlü yakasını bırakmayınca Moskova yakınlarındaki Barviha Sanatoryumu’na kaldırıldı. Galina Gregoryevna Kolesnikova’yla burada tanıştı. Sonrası malum: Birlikte yaşamaya başladılar ve 7 yıl boyunca Galina, onun hem doktoru hem de sevgilisi oldu.
Galina’yla birlikte seyahatlere çıktılar. Almanya’ya, Bulgaristan’a, Azerbaycan’a gittiler. Nâzım gittiği her yerde sevgiyle karşılanıyor, etrafını sanatçılar sarıyordu.
1956 yılında Prag seyahatlerinde Noyman Tiyatrosu’nda oyuncu Sonya Danielova ile karşılaştılar ve bu buluşmadan, Nâzım’ın “Prag Saatleri” adlı oyunu doğdu.
Hikâyeyi Galina’dan dinleyelim:
“Nâzım, Prag hakkında bir şey yazmak istiyordu. Bu kenti çok severdi. Sonya’dan Prag’la ilgili bir şeyler anlatmasını rica etti. Prag saatlerini yapan Yanuş Usta’yla ilgili efsane Nâzım’ın çok hoşuna gitti ve bunu yazmak istedi. ... Nâzım ‘Bu oyun benim tiyatro yazarlığımda bir dönüm noktası olacak’ diyordu.”
Oyun, Galina’nın anlattığına göre 1957 yılında bitti:
“Nâzım oyunu Rusça olarak dikte ediyor, Sonya anında Çekçe olarak yazıyordu.”
Buraya bir parantez açıyor Melih Güneş: “Oyunun adı hiçbir zaman ‘Prag Saatleri’ olmadı, doğrusu ‘Prag Saat Kulesi’dir, bu adlandırma tamamen çeviri hatasından kaynaklanıyor” diyor.
Ayrıca oyunu Nâzım’ın başından beri Türkçe yazdığını, 1958 yılında tamamladığını, daha sonra Rusçaya çevrildiğini aktarıyor.
Nâzım’ın Moskova’da her zaman yanında olan, edebi asistanı Antonina Karlovna Sverçevskaya’nın anlatımından oyunun içeriği:
“Piyeste Nâzım’ın başkişilerinden bir tanesi güzeller güzeli, sağır ve dilsiz Çingene kızı İboyka’dır. Olaylar, usta Ganuş’un İboyka’ya olan aşkı etrafında döner. Finalde âşıklar mutlu bir şekilde birleşir.” 
Nâzım’ın, İboyka rolünü Sonya için yazdığı oyunda âşıklar kavuştu ama Sonya, oyunun yazımından sonra kansere yakalandı ve öldü. Ardından Nâzım, 1959 tarihli “Üç Leylek Lokantası” şiirinde Sonya’ya “Pırağ’da Üç Leylek Lokantası’nda buluşurduk/ Ah bacım, vah Sonya Danyolova/ hiçbir şey unutulmuyor ölüler kadar çabuk” diye seslenecekti.

Melih Güneş, Nâzım Hikmet’in Türkçe el yazısından bölümlere, Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’nde ulaştı:
HANOŞ: (Kuba’ya) Ne yapıyorsun? Başkasının evini gözetlemek olur mu? İnsanın ruhunu gizliden gözetlemek nasıl ayıpsa evinin içini gözetlemek de öyle ayıptır.
KUBA: İhtiyar Çingene ölmeğe hazırlanıyor. Bak sen de. Ölümü hiç kimse onlar gibi güler yüzle karşılamasını bilmez...
İHTİYAR ÇİNGENE: (Çalgıcı başıya) Öteki dünyada köpek yahut inek olacağımı sanmıyorum. Bu dünyada kimseye kötülük etmedim, kimse bana “öte dünyada köpek yahut inek ol” diye lanet etmedi.
....
(Bu sırada çalgıcılar başlamışlardır oyun havasına... Kızlar da teker teker oyuna kalkar ve çok geçmeden cümbüş tam kıvamını bulur)
HANOŞ: (Kuba’ya) Ölüme böyle cümbüşle gidilmesi güzel şey.
KUBA: Öte dünyada kız olmak istemezdim doğrusu...
HANOŞ: Biz Katolikler de öte dünyada kalıp değiştirseydik sen oğlan, kız filan değil, köpek inek filan da değil, şey olurdun...
KUBA: Şarap tası olmak isterdim... Şöyle altın bir tas...
HANOŞ: Krallar, kardinaller içsin diye mi senden?
KUBA: Öte dünyada da kral kardinal filan varsa yandık! Heriflerden bu dünyada çektiğimiz yeter...

Prag Saatleri oyununa konu olan Hanuş Usta için Nâzım 1956 yılında bir de şiir yazmıştı:

Hanuş Ustanın Saati
Kar, önce tepede dindi,
Pırağ Şatosu’nun orda.
Sonra, birdenbire, berrak,
nazlı, serin bir mavilik
kestaneliklere indi.
Yumuşacık parlıyor da.
Şair, memleketten uzak,
hasretlerle delik deşik,
Eski Kent’te duruyordu,
meydanlıkta, yapayalnız.
Gotik bir duvar üstünde
Hanuş Ustanın saati
on ikiyi vuruyordu.
Harmanilerde yaldız
ve en aziz Piyer önde.
Saatin içinden çıktı
yorgun on iki havari
ve kesesiyle de Yahuda
ve inanç ve şer ve zulüm.
“Ve geldik ve gidiyoruz.”
Ve taştan bir yeniçeri
melûl mahzun aşağıda.
Ve çanları çalan ölüm,
ve yukarda öttü horoz.
Şair, memleketten uzak,
hasretlerle delik deşik,
etrafına dalgın baktı.
Geldi indi salınarak
nazlı serin bir mavilik
meydanlığa öğle vakti.

Yesenik, 29 Aralık 1956

‘Seni sevdiğimden beri ölümden korkar oldum’

1955 yılında Nâzım, sonrasında evleneceği Vera Tulyakova ile tanıştı. Birlikte “Sevdalı Bulut” üzerinde çalışmaya başladılar. Nâzım, kendisinden 30 yaş küçük bu sarışın kadına o günlerde âşık oldu. Ne ki, ancak 1960 yılında evlenebileceklerdi. Nâzım, Galina ile yaşadığı evden “üzerinde pijamaları, ayağında terlikleriyle” kaçarken Vera da ardında ilk eşini bırakacaktı.
Bu büyük aşk, birbirinden güzel şiirlerle birlikte, “İki İnatçı” adlı tiyatro eserini yarattı.
Oyunun, Antonina Sverçevskaya’nın aktardığı doğuş ânı:
“‘İki İnatçı’ piyesinin yazımının, Nâzım’ın anlattığı küçük bir hikâyesi vardır. Dünya Barış Örgütü üyesi olarak Nâzım’ı zaman zaman radyoda konuşmaya davet ediyorlardı. Bir keresinde, kayıttan eve dönerken yolda kendisini kötü hisseden Nâzım, konuşması yayımlanacağı zaman belki de kendisinin artık yeryüzünde olmayacağını düşünür. Ve o zaman, başına bir şey gelmezse, mutlaka piyesi yazacağına karar verir. Böylelikle Vera ile beraber biraz kendilerini anlattıkları piyesi kaleme alırlar.”
Oyunda kalbinden oldukça hasta, yaşlı bilim insanı Aleksey Petroviç’in, genç Daşa’ya aşkı anlatılır.
Doktorlar Nâzım’a da “Bu kalple âşık olursan ancak 3 yıl  yaşarsın” derler. Söyledikleri çıkar: Nâzım aşkı seçer ve Vera’yla birlikte olduktan 3 yıl 4 ay sonra yaşamı sona erer.
Melih Güneş, “İki İnatçı”yı, Nâzım Hikmet’in oyunlarının yer aldığı 1962 yılında yayımlanmış Rusça bir kitapta buldu. Oyundan bir bölümü Mustafa Yılmaz’ın Türkçesiyle aktarıyoruz:
(Akşam. Tek yataklı bir hastane odası. Aleksey Petroviç gözleri kapalı sırt üstü yatmaktadır. Saatin yüksek sesli tiktakları duyulur.)
ALEKSEY (düşünmektedir): Özgür insan için ölüm diye bir sorun olamaz. Özgür insan ölümü düşünmez, o kadar. Yaşar, düşünür, sever, çalışır... Kimin bu sözler? Ve kim bu özgür insan? Kendi bireyselliğinin meselelerine göre yaşayan kişi. Ben özgürüm. Belli ki, tümüyle değil. [Çünkü] ölümü düşünüyorum. Özgürlük zorunluluğun farkına varmaktır. Belki de ölüm çok yakın olduğu için kendimi bu kadar özgür hissediyorum, yaşamı ve insanları daha kuvvetli seviyorum... Yarım saniye sonra yokum belki... İşte tam şu an, ölümün eşiğindeyken, hayatım boyunca inandığım şeylere yine de inanıyorum diyebilir miyim? İnanıyorum. Ancak “oyun” pek kesin bir kavram değil. Bilinci, inanmışlığı tercih ediyorum. Mutluyum. Kapı açıldı... Kim var orada?
Ayaklarının ucuna basarak Daşa girer, elinde bir kitap vardır.
***
DAŞA: Altı gün sonra çok uzaklarda olacaksınız... Binlerce kilometre ötede... Gözlerimi kapatacak ve sesinizi işiteceğim. İşte burada “koltukta” oturmuş, kulağıma usulca bir şeyler söylüyormuşsunuz gibi gelecek bana.
ALEKSEY: Daşa, bir kere daha rica ediyorum senden, yarın beni uğurlamaya gelme.
DAŞA: Herkesin içinde vedalaşmak rahatsız mı eder sizi?
ALEKSEY: Kinci olmak iyi değil. Garda seni işte böyle (Daşa'yı kucaklar) kucaklayabileceğimi ve seni ne kadar sevdiğimi herkese haykırabileceğimi sen de biliyorsun!
DAŞA: Biliyorum.
ALEKSEY: Tren uzaklaşırken gitgide küçülüp en nihayetinde kaybolman bana ağır gelecek ve çok acı verecek, hepsi bu... (Sessizlik) Daşa...
DAŞA: Ne?
ALEKSEY: Seni sevdiğimden beri ölümden korkar oldum. Ölüm senden ayrılmak demek.

(16 Ocak'ta yayımlanan ikinci bölüm)

Nâzım, Rusya’ya kaçtığında, Türkiye’de bıraktığı eşi Münevver Hanım ona bine yakın mektup yazdı. Münevver Hanım’ın mektupları da Nâzım’a şiirler yazdırdı.

NÂZIM’IN KISKANDIĞI TEK İNSAN....

Nâzım Hikmet, 17 Haziran 1951’de, öldürüleceğinden şüphelendiği için Rusya’ya kaçtığında, geride 3 yıllık eşi Münevver (Andaç) ile 2.5 aylık oğlu Mehmet Hikmet’i bıraktı. Bir ay sonra, 25 Temmuz 1951’de Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye vatandaşlığından çıkarıldığında da ülkeye dönmesi hayal oldu.
Münevver Hanım gidişinin ardından ona bine yakın mektup yazdı. Mektuplarında Türkiye’de olup bitenleri Nâzım’a anlatıyor, aynı zamanda yaşadığı zorlukları aktarıyordu.
Melih Güneş’e kulak verelim:
“Onlarınki sıradan bir karı kocanın yazışması değildi. Münevver Hanım, iletişimin onca az ve çetin olduğu bir dönemde, Nâzım’a Türkiye’de yaşananları haber veriyordu. Belki Nâzım’ın da buna ihtiyacı vardı. 
Mesela ‘Zeki Müren adlı birinin’ ilk kez sahneye çıkışını anlatıyor, beğenmiş mi beğenmemiş mi... Sinemaya gidiyor, Nâzım’la filmi tartışıyor. Ya da Yaşar Kemal’in ‘İnce Memed’ kitabı çıkmış, onun hakkında fikirlerini söylüyor. Sırf bu nedenle son derece kıymetli mektuplar... 
Öte yandan hayat Münevver Hanım için zor geçiyor tabii. Çok entelektüel, bilgili, eğitimli bir kadın. Ama kış gelmiş, sobanın kömürünü, evin akan çatısını, pişecek yemeği de düşünmek zorunda...”
Nâzım, Münevver Hanım’ın tüm mektuplarını sakladı. Ölümünün ardından Vera da aynı titizlikle emanete sahip çıktı ve ölmeden çok kısa bir süre önce, 5 yıl dokunulmaması kaydıyla, Nâzım Hikmet’ten kalan tüm arşivi kızı Anna Stepanova ile Melih Güneş’e teslim etti.

Nâzım’ın emanetinin kıymetli bir sayfasını, vârislerinin izniyle, ilk kez yayımlıyoruz:

[222. Mektup / 6 Mayıs 1957 Pazartesi]
Canım, bu da iki yüz yirmi ikinci mektubumdur. ...
Demin Fransız Radyosu’nda çok enteresan bir şey dinledim. 1939 harbinin nasıl başladığını. Yani o zamanki hariciye vekilinin Chamberlain’la Ciano ile telefon görüşmelerini tele almışlar o zaman, o konuşmaları verdiler. Bu kadar büyük bir felakete birkaç insan nasıl kolaylıkla karar vermiş, bunu dinlemek, bu kadar sene sonra bile, korkunç. İbretle dinledim. 
Canım, geçen gün David Ostrah’ın keman konserine gittim. Ne müthiş konserdi, bayıldım, bittim adamın çalışına. Pek de yakındım sahneye, gözümü ellerinden ayırmadım. Böyle çalış hiç duymamıştım, doğrusu. Daha elli yaşında yokmuş. Çok güzel saatler geçirdim. İnsan haftada bir kere mesela, bu kadar muazzam bir sanat havasına girebilse, bambaşka olur, dünyası değişir. Sana yazdım ya, böyle bir sanatkâr karşısında, insan bir dindarın Allah’tan ne anladığını anlıyor, yani insan bir tuhaf saadete ve dehşete kapılıyor. Nerede ise bir hafta olacak, konsere gideli. Ama hâlâ ve bütün meşguliyetime, yorgunluğuma rağmen, hâlâ o hava içindeyim.  Ve ne tuhaf çok büyük bir sanatkâr dinlemiş olmama rağmen, radyoda ondan sonra dinlediğim çok zayıf, yahut ancak ortayı tutabilen kemancılara, piyanistlere, hasılı müzisyenlere karşı daha büyük bir saygı duyuyorum, aksi olacağına. Yani büyük sanat insanı şımartmıyor, bilakis toleransa sevk ediyor. Toleransa ve saygıya ve sevgiye. 
Dün radyoda dinlediğim bir opera çok hoşuma gitti, genç bir müzisyenimiz, bir kompozitörümüz “Van Gogh” diye bir opera yazmıştı ya gazetelerde havadisini okumuşsundur. İşte İstanbul Radyosu dün o operayı verdi. Ne kadar hoşuma gitti. Hem müzik hoşuma gitti, hem de bir Türk kompozitörün opera, hem de Van Gogh diye bir opera yazmasına bayıldım. Maalesef Van Gogh rolünü oynayan aktörün sesi pek zayıftı. Biraz keyfimi kaçıran o oldu. Yoksa opera güzel. Bir de Türkçeye hiç dikkat etmemişler, yahut becerememişler, yani Türkçe konuşmaları Batı müziğine hiç uyduramamışlar, insanın kulağını rahatsız ediyor. “ediyorum”, “gidiyorum” gibi sonu ağız kapanarak söylenen fiiller hiç uymuyor, tabiî. Bu işi sen güzel yapardın!  
Canım, kocaman bir mektub doldu yine. Sıhhatını hiç sormadım. Nasılsın canım? Kendini yorma ne olur! Bana yaz. Mektublarını almadığıma çok üzülüyorum, yakında gelir inşallah. Beni unutma, canım. Kendine iyi bak. Bana çabuk yaz. Gözlerinden hasretle öperim, bir tanem. Hasretle.
Münevver

Nâzım Hikmet de geride bıraktığı eşine ve oğlu Mehmet Hikmet’e yürekten bağlıydı. Mektuplarını tekrar tekrar okuyor, oğlunun fotoğrafları, evinin duvarlarını süslüyordu. Münevver Hanım’ın yazdığı mektuplar, kimi kez de şiirlere dönüşüyordu. “David Oystrah’a Mektubumdur” şiiri, Münevver Hanım’ın bu mektubundan sonra yazıldı.

David Oystrah’a Mektubumdur

İstanbul’a gitmişiniz.
Konserinizdeymiş.
Çok bahtsız bir kadını bahtiyar etmişiniz.
Yağmura uzanan iki yeşil yaprak gibi gözleri
bakmış parmaklarınıza.
Mektubunda: “Unuttum her şeyi,” diyor.
Kahırlarından başka unutacak şeyi yok.
“Ağladım,” diyor, “ferahladım.”
“Dünya,” diyor, “güzel, içim rahat.”
Siz kıskandığım biricik insansınız, üstat.

1 Temmuz [1957], Balçik


Nâzım Hikmet yalnız edebiyatla değil, mimariyle de yakından ilgiliydi

‘MİMARİ SEVİNÇ VERMELİ’

Nâzım Hikmet sadece edebiyatla, tiyatroyla değil, mimariyle de yakından ilgiliydi. Melih Güneş’in Rusya’da yayımlanmış, Arhitektura SSSR dergisinde bulduğu, Nâzım’ın “Hayal Ediyorum” adlı yazısı bunun en güzel kanıtı. Yazı, derginin 11. sayısında, 1960 yılında “Yazarın Mimarlık Üzerine Notları” alt başlığıyla yer aldı.
Kendisi de mimar olan Güneş, Nâzım’ın mimariye bakışını anlatıyor:
“Nâzım bir yerde, Süleymaniye Camisi için ‘Süleyman’ın değil, Mimar Sinan’ın yerinde olmak isterdim’ diyor. Yine, Hikmet Feridun Es’le yaptığı söyleşide, ‘Benim için en iyi şair, mimara en yakın olan şairdir’ diyor. Memet Fuat’a yazdığı bir mektupta ise ‘Şair olmasaydım, mimar olmak isterdim’ cümlesi var. Yani Nâzım mimariyle bu kadar ilgili. Örneğin Kahire’ye gidiyor, ‘Oturduğumuz sıranın topal bacağını onarmamışlar hâlâ’ diye söyleniyordu. 
Prag Saat Kulesi’ oyunundaki şu bölüm de ne kadar güncel değil mi?
‘...ve ben ve biz Pırag çingene çalgıcıları size diyoruz ki; şehirler en iyi, en akıllı evlatlarının gözlerini oymamalı! Şehrin akıllı, iyi yürekli evlatları da kendilerine kötülük edenler oldu diye bütün şehirden öç almaya kalkışmamalı, ona armağan ettiği emeklerinin en güzel verimini yok etmemeli.’”

Nâzım Hikmet’in “Hayal Ediyorum” adlı metninden bir bölümü, Mustafa Yılmaz’ın Türkçesiyle aktarıyoruz.*

İnşa etmekte olduğumuz toplumun temel özelliği bir sevinç şöleni oluşudur. Çünkü sevince giden yoldaki bütün engelleri, insanın insan, sınıfın sınıf, halkın halk ve ırkın ırk üzerindeki egemenliğini ortadan kaldırıyoruz. Bu egemenlik biçimlerini üretimde, bilimde ve sanatta ortadan kaldırıyoruz, bu nedenle mimarlarımızın  projelerinde insanın insan, sınıfın sınıf, halkın halk ve ırkın ırk üzerindeki boyunduruğunu temsil eden yapılar yer almamalıdır. Sınıfsız toplumumuzda hiçbir yapı bana kendimi küçük hissettirmemelidir. Hatta büyük liderlerimizin müzeleri karşısında bile korku ve tapınma değil, gurur, sevgi ve saygı gibi duyguları yaşamalıyım. Uzun lafın kısası, sosyalist mimari her şeyden önce insanın içinde bir sevinç duygusu uyandırmalıdır demek istiyorum. 
Benim görüşüme göre asrımızın mimarisinin temel özelliği şudur ki, çağdaş yapılar farklı görünümlerdeki bir kutu ya da pasta değildir. 
Hayal ediyorum. Ama insanın hayalleri biraz kaotik oluyor. Sosyalist şehirlerin kuruluşuna gerçekten katılan heykeltıraşlar ve ressamlar görüyorum. Sadece parklarda değil,  hatta sokaklarda bile büyük freskler görüyorum; ve heykeller, yalnızca yüksek yapıların çatılarında, ancak dürbünle bakıldığında görülebilen heykeller değil, bunlar yapıların ve insanların arasındalar da. Sadece anıtları, büstleri kastetmiyorum.

Nâzım Hikmet’in küçük yeğeni, mimar, sanatçı Murat Germen’den ‘Hayal Ediyorum’ yazısı üzerine...

‘Nâzım bugün yaşananlara cevap vermiş’

Nâzım’ın Arhitektura SSSR dergisinde mimarlık hakkında düşüncelerini paylaşma imkânı bulduğunu heyecanla öğrendim. 
Şair, bir üniversite öğrencisi olarak, Ekim Devrimi’nin ürettiği ve hâlâ emsalsiz gibi duran bir siyaset-kültür-sanat işbirliğine şahit olmuş. Üniversite çağında edindiği bu etkileyici tecrübeden çok sonraları çaresizce Rusya’ya kaçmak zorunda kaldığında, Nâzım’ın, bu dinamizmi tekrar bulacağını umarak gittiği varsayıyorum. Ne yazık ki Stalin’in zemin sağladığı statik ve buyurgan ortamla karşılaşınca hayli büyük hayal kırıklığı yaşıyor.
Nâzım çekirdekte hümanist bir birey, bunu da mimarlık hakkında sarf ettiği şu cümle onaylıyor gibi: “İnsanların güneş ve havaya çok ihtiyacı var. Çağdaş mimaride öncelikle bu ihtiyacın dikkate alınması gerek.” Türkiye’de kentsel dönüşüm diye yutturulan ama içinde yolsuzluk, soysuzlaşma, rant, doğa katliamı, aymazlık, beceriksizlik, işbilmezlik barındıran inşaat eylemine de yıllar önce bilmeden cevap vermiş şair: “Çağdaş mimari hangi doğrultuda gelişecek? Hayal ediyorum. Daha önce de dediğim gibi, yapıların yeşil alanlar içinde kaybolduğu değişik biçimli komplekslerin mimarisi olacak bu...”

* Güneş’in yayına hazırladığı “Nâzım Hikmet - Hayal Ediyorum” adlı kitapta, metnin tamamı, Nâzım Hikmet’in çeşitli kaynaklarda mimarlıkla ilgili görüşleriyle birlikte yer alıyor. Kitap, Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Trakya Büyükkent Bölge Temsilciliği tarafından yayımlandı.


(17 Ocak'ta yayımlanan son bölüm)

Vera’nın kızı Anna Stepanova, Nâzım ile tanışmalarını ve Vera’nın Nâzım’dan sonraki yaşamını anlattı

‘ANNEM HAYATI BOYUNCA NÂZIM’LA YAŞADI’

Anna Stepanova

O zamanlar küçük bir kız çocuğu olmama rağmen Nâzım Hikmet’le karşılaşmalarımız aklımda çok iyi yer etmiştir. Ender görüşürdük, çok hastalanırdım. Podmoskovye’de yaşayan büyükannem, annemle babamın boşanmasından önce beni yanına almıştı. Annem Nâzım Hikmet’i ailesiyle tanıştırmak için, işte ilk kez buraya getirmişti. Büyükannem pasta börek pişirmişti, çok heyecanlıydı. Bana “Evimize büyük bir şair geliyor” demişti. Nâzım Hikmet iyi ve neşeli bir insan olarak görünmüştü gözüme. Rusçayı tatlı bir aksanla konuşuyor, bazen komik biçimde kelimeleri değiştiriyordu. Annem de çok heyecanlıydı. Ama kısa zamanda kaynaştık. Yalnız itiraf etmem gerek, hem o gün, hem de ondan sonraki karşılaşmalarımızda Nâzım Hikmet, XIX. yüzyıl aristokratlarının hayatını anlatan filmlerdeki kavalyeler gibi elimi öptüğünde korkudan ölecek gibi olurdum. İlk tanıştığında istisnasız bütün kadınların elini öperdi. Sonra da beni yanağımdan öperdi. Tütün ve kolonya karışımı hoş kokusunu, fırça bıyıklarından gıdıklandığımı, altın rengi çillerle kaplı ellerinin ve yüzünün incecik derisini hatırlıyorum.
Sonraları annemle Nâzım Hikmet’in Moskova’da birlikte yaşadığı, şimdi benim oturduğum  daireye uğramaya başladım. Akşamları hep bir sürü misafir olur, sohbetler edilir, yenilir içilirdi. Coşkulu ve mutlu bir yaşam kaynardı. Ama gündüz oldu mu, annem, Nâzım Hikmet’in çalıştığı odanın kapalı kapısının önünden ayaklarının ucuna basarak geçerdi, huzurunu gözetirdi. Ona kahve pişirir, telefonda fısıldayarak konuşurdu.
Nâzım Hikmet ve annem birbirlerine ışıkla bakardı. Küçük olmama rağmen, ben bile fark etmiştim. Sürekli bakışları karşılaşır, gülerler, birbirlerine komik sözler söylerlerdi. Büyüyünce anladım ki, birbirlerine olan şefkatlerini başkalarından bu şekilde sakınırlardı. Nâzım Hikmet’le arkadaştık, benimle söyleşir, beni tatlıya, şekerlemeye boğardı, ki kendisi de çok severdi böyle şeyleri. Gezilerden dönüşte bir sürü hediye getirirdi.
Bir keresinde benden kendisine baba dememi istedi ama annem zaten bir babamın olduğunu söyleyerek buna müsaade etmedi. İşte böylece benim için hep Nâzım Amca olarak kaldı. Ona bu şekilde hitap ederdim. Şimdi onu hatırlıyor ve gülümsüyorum. O kadar yakışıklı, zarif, hoş ve iyi biriydi ki. Çocukluğumdan kalma büyülü bir suret adeta.
Nâzım Hikmet öldükten sonra evimizden hiçbir yere kaybolmadı. Evimiz diyorum, çünkü onun ölümünden sonra annem beni yanına aldı. Hayatı boyunca evin içinde Nâzım Hikmet’in ayak seslerini işitti, onunla konuştu, zor durumlarda kendisine yardım ettiğinden ve beladan kurtardığından emindi. Ama bir şeyleri doğru yapmadığında kendine kızdığından da hiç şüphesi yoktu. Nâzım Hikmet annem için dünyadaki en önemli insan olmaya devam etti. Yazdığı her şey de hayatının manası, övünç ve mutluluk kaynağı olmayı sürdürdü.
Ölümünün ilk yılında annemin geceler boyu uyuyamadığı olurdu. İşte hatıralarını bu dönemde yazdı. Ancak gerçek bir aşkın ve Nâzım Hikmet’in Sovyet rejiminden duyduğu hayal kırıklığının sarsıcı hikâyesinin SSCB’de yayımlanmasına izin vermediler, ta ki birlik yıkılana dek. Bu yüzden kitap önce Türkiye’de çıktı, ama o da kolay olmadı.
Annemin kitabının Rusçada yayımlanmasının üzerinden beş yıl geçti. Vera Tulyakova’nın aşkı ve hatırası sayesinde büyük şairi, kutlu Türkiye’sini ve insani bakımdan hayret verici emsalsizliğini bir kere daha keşfeden minnettâr okurlardan hâlâ mektuplar alıyorum.

Nâzım’dan “Anuşka” diye seslendiği Anna Stepanova’ya doğum günü hediyesi... Büyük şairin kitaplarında yer almayan bu şiiri okurlarımıza sunuyoruz. 

Bitirdin dokuzunu Anuşka 
sanırsam oldukça değişecek 
yüzün gözün 
boyun bosun 
aklın fikrin 
doksanını bitirdiğinde 
Bitirdin dokuzunu Anuşka 
Değişmesin yüreğinin içindeki billur çekirdek 
Doksanını bitirdiğinde

12 Kasım [1961], Moskova


Galina, Vera’ya âşık olan Nâzım’a özgürlüğünü verdi:

90 bin ruble karşılığında

Nâzım Hikmet’in Rusya’daki yaşamına odaklanınca, Galina Kolesnikova’dan biraz daha söz etmemiz gerekir. Galina, Nâzım’la geçirdiği 7 yılın ardından, sevdiği erkeğin Vera’ya gitmesiyle ilgili, bir belgeselde şunları söylemişti:
“Şiir yazamaz olmuştu. Oyun yazıyordu, yazı yazıyordu ama benimle beraberken şiiri bırakmıştı. Bülbül şakımıyordu artık... Ama Vera’ya âşık olunca hemen şiir yazmaya başladı. Ben onu çok iyi anlıyordum. Onu çok sevmeme rağmen sevdiği kadınla birlikte olması gerektiğini anlıyordum. Her kadın bunu yapamazdı. Öyle bir aşktı, öyle güzel yazıyordu ki, bir kez bile olsun kıskanmadım onu. Bülbül tekrar ötmeye başlamıştı. Önemli olan da buydu...”
Oysa Nâzım’ın edebi asistanı, Vera’nın nikâh şahitlerinden Antonina Karlovna Sverçevskaya, Galina’nın bu ifadelerinin gerçeği yansıtmadığı kanaatinde. Belgeseli izlerken yazdığı metinde, Galina ve Nâzım arasında yapılan bir sözleşmeden bahsediyor. Buna göre, 7 Ocak 1960 tarihinde “Nâzım Hikmet ve G. Kolesnikova arasında yapılan, Hikmet’e ait mal varlığının G.G. Kolesnikova’ya armağan sözleşmesi”, iki tarafça imzalandı. Nâzım’ın tüm mal varlığının, otomobilden sedire, kitap rafından daktiloya kadar sıralandığı metinde, her maddenin karşısında fiyatları vardı. Liste tamamlandığındaysa ortaya, o dönem için çok büyük bir para çıktı: Tam 89.970 ruble.

Yazısında Antonina Karlovna duruma isyan ediyordu. Nergiz Hüseyin’in Türkçesiyle aktarıyoruz:

Ben Nâzım arşivinden kalmış parçaları düzenlerken elime kahve renginde kalın bir zarf geçti: İçinde “Sözleşme” nüshası vardı, Nâzım’ın Galina Grigoryevna’ya “kişisel mülkiyet hakları kendisine ait olan” malları bağışladığı yazılıydı. Sözleşmeyi gördüğümde hemen aklıma Nâzım’ın Kolesnikova’nın lehine imzaladığı bir bağış evrakı hakkında, bir zaman gezinen söylentiler geldi: İşte bu kâğıttı, 4 sayfadan oluşan anlaşma belgesini ben şu an ellerimde tutuyordum. Onun dikkatle okumak beni şoke etti: Karşımda insan doymazlığına, açgözlülüğe şahitlik eden bir belge duruyordu...
Okurlara tekrar Galina Grigoryevna’nın “güzel şiirler yazması için Nâzım’ı Vera’ya bıraktım” sözlerini hatırlatmak istiyorum. Çünkü bir zaman sonra o, Nâzım ile Vera’ya bedduasını yetiştirdi, onlara lanet etti!
(Nâzım ile Vera) Kislovodsk’dan Moskova’daki evlerine döndüklerinde, evin kapısından içeri girer girmez, gözlerine ilk çarpan Nâzım’ın çalışma odasının duvarında asılı, renkli poster oldu. Bu, II. Dünya Savaşı döneminin ünlü “Anavatan çağırıyor!” posteriydi. Posterin üst kısmında (evin anahtarları onda vardı) Galina Grigoryevna, uzaktan görünecek biçimde, büyük harflerle iki söz yazmıştı: “ALLAH BELANIZI VERSİN!”


Nâzım’ın doğum günü ne zaman?

Nâzım Hikmet’in doğum günüyle ilgili çeşitli kaynaklar farklı tarihler verir: 20 Kasım, 15 Ocak, 17 Ocak.
Memet Fuat, “A’dan Z’ye Nâzım” kitabında, 20 Kasım 1901'de doğduğunu, aile çevresinin 40 gün için bir yaş büyük görünmesin diye bu tarihi 15 Ocak 1902 olarak değiştirdiğini yazar. Bu kaynağa dayanarak Nâzım Hikmet’in doğum günü, geniş kesimlerce 15 Ocak’ta kutlanır.
Ancak Türkiye’de arkeolojinin duayen ismi Halet Çambel’in arşivinde yer alan, (Halet Çambel’in amcası ve Nâzım Hikmet’in halasının eşi)  Memduh Ezine’nin hatıratı, Nâzım Hikmet’in doğum gününün 17 Ocak olduğunu belgeler. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Memduh Ezine - Aile Hatıratı” adlı kitapta, doğum günü hakkında şunlar yazılmıştır:

4 Kânunusani 317
Çok şükür Cenab-ı Hakk’a, aileye bir vücut daha karıştı. Yengen Celile Hanım bugün saat dörtte vaz-ı haml etti. Dayı Beyin Hikmet’in bir oğlu dünyaya geldi. Kendisi “Mehmet Nâzım” diye çağrıldı. Gerek vaz-ı haml esnasında ve gerekse yedi yatağı kalkıncaya kadar bir müddet zarfında orada başlarında bulunmak ve muavenet etmek üzere Hikmet’in evine gitmiştik. Sen sonradan oraya götürülmüş idin ki dayının sokak kapısından içeriye girmekliğini müteakip Nâzım doğuyordu. Bunu senin ayağının uğru saydık ve müteyemmin addettik. Cümle ile beraber Cenab-ı Hak bu Nâzım kulunu da muammer ve hayırlı kılsın.



22 Kasım 2014 Cumartesi

Mario Levi ile söyleşi - 22 Kasım 2014

Yazarlığının otuzuncu yılında Mario Levi ile

‘Hatırla… Şimdi… Neredesin?’

Mario Levi’yle yazarlığının 30.  yılı dolayısıyla buluştuk. O da bu yuvarlak sayıyı bahane ediyor; kutlama yapmak ve geçen zamanda neler olup bittiğini sorgulamak için...

30 yıla, 10 kitap sığdırdı. “İstanbul Bir Masaldı” en bilinen eseri. “İçimdeki İstanbul Fotoğrafları” ise özyaşamına en yakın romanı.
Bu romanın hemen başlarında “Hatırla... Şimdi... Neredesin?” kelimeleri dikkati çeker. Bir ömrün şifresi gibidir: Geçmiş, şimdi ve merak edilen gelecek. Bu üç kelime, bizim sohbetimizin de seyrini belirledi.
Levi’nin dünü ile yarını arasında, onun bilindik dost yakınlığıyla dolaştık. Söz Levi’de olunca, İstanbul da sohbette yerini aldı.

Okura dokunmak...
Usta yazar, yıllarını roman ve öykü ödülleriyle taçlandırdı. Eserleri 23 dile çevrildi. Yazdıklarıyla okurlara dokunmanın ise ödüller kadar kıymetli olduğunu düşünüyor. İsviçre’ten ona ulaşan bir kadının söyledikleri,  yazarlığının armağanlarından biri:
Geçen yıl üniversitede odamdaydım, telefonum çaldı, son derece nazik bir kadın merhaba diyor, Türkçe konuşuyor. Dedi ki: ‘Sizi Cenevre’de göl kıyısında bir ruh ve sinir hastalıkları kliniğinden arıyorum, uzun süredir burada tedavi görüyorum ve şu anda kucağımda sizin ‘İstanbul Bir Masaldı’ romanınız var. Bir süredir onu okuyorum ve romanınız bana çok iyi geldi.’Bu yaşadığım olay bana bir edebiyat ödülü kadar değerli geldi. Bir insana dokunmak...”
Hatırına gelen kötü anıları da var tabii. Bunlardan biri, yine “İstanbul Bir Masaldı” romanı ve onun baş karakteri Mösyö Jak’ta yaşayan dedesiyle ilgili. Dedesine ithaf ettiği romanının, ondan izler taşıdığını hiçbir zaman kendisine söyleyememiş:
1997 yılında,ilk eşimden çok üzülerek de olsa ayrıldım ve dedemin Göztepe’deki evine yaşamaya gittim. Anneannem ölmüştü, dedem yalnız yaşıyordu. Onun anlattığı birçok hikâye gereken değişimlere uğrayarak romandaki yerini almıştı. Roman bitmeye yakınken dedem vefat etti ve kendisi öldükten 3-4 ay sonra kitap yayımlandı. Hiçbir zaman hayatının bu romanda izler taşıdığını bilemedi.”

Tam zamanlı yazar olmak...
Levi bu romanı 1992-99 arasında, 7 yılda yazmış. Gündüzleri bir reklam ajansında mesai doldurup, akşam 9’da uyuyup, gece 2’de kalkıp sabah 6’ya kadar çalışarak.
Zaten, hayatımın hiçbir döneminde tam zamanlı yazar olamadım” diye anlatıyor. Geçen yıllara tek sitemi de bu: Kitap satışlarının onu tam zamanlı bir yazar yapmaya yetmemesi...
Çalışma hayatında nefret ettiğim işler de yaptım, hatta şöyle söyleyeyim üniversitede hocalık haricinde hiçbir işimi sevmedim. Ama ne yaptıysam ayakta kalmak için yaptım” diyor Mario Levi:
Çünkü çok orta halli bir ailem vardı, onlardan da bir gelirim olmadı. Haliyle hep çalışmak zorunda kaldım. Bunları da istediklerimi yazmak için yaptım ve bugüne kadar hep istediklerimi yazdım.

Eleştiri, hakaret, tehdit...
Mario Levi, gerçekten de hep istediklerini yazdı. Tüm romanlarıyla bize özlediğimiz bir İstanbul’u ve kenti zengin kılan kültürünü yansıttı. “Aslında zor bir şeyi başardım” diye anlatıyor:
Adımı değiştirmeden ortaya çıktım, adımı değiştirmeden kabul edildim, çoğunlukla kültürüme dair konuları anlattım ve bunların hepsi bu ülkede kabul gördü. Bugün eğer yazar olduysam, birileri yazdıklarımı okuduğu içindir. Dolayısıyla bunların kıymetini bilmiyor değilim.”
Sohbetin seyri geleceğe vardığında ise kaygı duyduğunu gizlemiyor. Yaşanan son “boykot” gerilimi, karşı karşıya kaldığı ayrımcı tavrın örneklerinden sadece biri.
Edebiyata sığınışım, Türkçeyi mümkün olduğu kadar iyi kullanmak için elimden geleni yapışım, yaşadığım toprakların hafızasına kendi bakış açımdan sahip çıkmak isteyişim ve haliyle bütün bu değerlere sığınışım beni kaygılardan ne kadar kurtaracak bilmiyorum. Sırf adından dolayı, seni tanımayan birtakım insanların eleştirilerine, eleştirilerin de ötesinde hakaretlerine, hakaretlerin de ötesinde tehditlerine maruz kalabiliyorsun” diyor.
Ardından, “sakın şimdi söyleyeceğimi bir başlık cümlesi yapma diyerek ekliyor:
Günün birinde bu ülkeyi terk edebilirim. Herkes gibi benim de kırmızı çizgilerim var. Hayatım önemli değil, yazmamın engellendiğini görürsem giderim. Çünkü benim için asıl önemli olan yazı ülkemdir. Onu kurtarmak için giderim. Öte yandan, çevremdeki sevgi aylasını görünce, böyle bir şeye ihtimal bile vermiyorum, bu ülkede bu olmaz diyorum.”


***
MARİO LEVİ, YAZMAKTA OLDUĞU YENİ ROMANINI ANLATTI

‘İlginç bir aşk hikâyesi’

30’larında, başından bir evlilik geçmiş ya da geçtiğini söyleyen, dergide editörlük yapan bir kadın var... Ama zamanla sadece editörlüğünün doğru olduğu anlaşılacak.
Bir de 78 kuşağından bir adam var. Dönemin sol hareketlerine sempati duymuş, hatta en yakın arkadaşı, bir örgütün ileri gelenlerinden olmuş, daha sonra öldürülmüş. Bu adamsa iktisat okuyor, okulu bitirirken de sınıf arkadaşıyla hayatını birleştiriyor. Ekonomik açıdan her ikisi de çok başarılı oluyor.
Eşi büyük bir bankanın, büyük bir şubesinin müdüresi, adam gömlek fabrikatörü... Sonra bir gün, 24 yıllık bir evlilikten sonra kadın adamı terk ediyor. Bir mektup yazıyor ve “sevgilim var, artık yeni bir hayat yaşamak istiyorum” diyor.
Adam yıkılmıyor. Ayrılığı kabul ediyor ve her şeyini satıyor. Avukatı aracılığıyla eşiyle her şeyini paylaşıyor.
İşini bırakıp özel üniversitede, sosyal bilimler fakültesi dekanı olan arkadaşının vasıtasıyla ders vermeye başlıyor. Bir kitap yazmak istiyor, 80 yıl sonrasının İstanbul’unda geçen bir bilimkurgu...
Sonra, ben bu romanı nasıl daha iyi yazarım diye düşünürken, Çiftehavuzlar’daki son derece şık, büyük dairesini bırakıp,“Şişli’de, Osmanbey ya da belki Pangaltı’da bir daireye yerleşeyim, çocukluk mahalleme döneyim, orada belki kitabımı yazarım” diye düşünüp internetten emlak ilanlarına bakıyor...
“Şişli’de, bekâra, randevu almadan gelmeyiniz” yazılı bir ilan ilgisini çekiyor. İlandaki numarayı arıyor ve karşısına tuhaf konuşan, konuşmalarının arasına aralıklar koyan bir kadın çıkıyor..
Adam evin Perihan Sokak’ta olduğunu öğreniyor ki Perihan Sokak, Şişli’de çocukluğunu geçirdiği yer. Hemen gidiyor, kadını buluyor ve tanıştıklarında, kadının tuhaflığı adamı etkiliyor.
Daha sonra evin satışı konusunda anlaşıyorlar, kadın teşekkür edip, bir daha görüşmeyeceklerini, tapu işlemlerinin avukatı aracılığıyla yapılacağını söylüyor. Fakat olaylar öyle gelişmiyor... Ondan sonra da çok ilginç bir kadın çıkıyor ortaya, ve çok ilginç bir aşk...



Yayıncılardan Milli Eğitim Bakanlığı'na - 13 Kasım 2014

Yayıncılardan Milli Eğitim Bakanlığı'na:  ‘Edebiyat’ yapma...

Öğrencilere dağıtılan ders kitaplarını yayımlayan Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB), ders kitapları dışında, çocuk ve ilk gençlik yayıncılığına başlamak için attığı adımlar, meslek örgütlerinde ve yayıncılarda kaygı uyandırıyor. Bakanlığın adımlarının, “yeni toplum inşasına” ve kültür alanında iktidarın fikirlerini hâkim kılmaya hizmet edeceği yorumu yapılırken, yayıncılar, 3 Ekim’de yürürlüğe giren MEB’in yayın yönetmeliğinin, aynı zamanda “ciddi bir sansür hazırlığı” olduğunu düşünüyor. Çünkü bu yönetmelik, 2003’te kaldırılan Talim ve Terbiye Kurulu denetimini, ağırlaştırılmış olarak geri getiriyor.
MEB, rakipsiz olacak
Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı ve gazetemiz yazarı Metin Celal, dünkü köşe yazısında, yönetmelikle, ilk ve orta öğretim kurumlarında ders kitapları dışında okutulacak kitaplara tekrar bakanlık denetimi getirildiğini, aynı zamanda MEB’in yayıncıların rekabet edilemez bir rakibi haline geldiğini aktardı. Metin Celal “Sürekli büyüyen ve gelişen bir sektörü, kültürün ana damarını desteklemek yerine engellemeye çalışmanın anlamı nedir?” diye sordu. Ayrıca, hiçbir ülkede devletin bu alanda yayıncılık yapmadığını belirtti.

Edebiyata devlet kontrolü
Can Çocuk’un yayın yönetmeni Samiye Öz de okullara giren kitapların zaten denetlendiğini hatırlatarak “Kitaplar ciddi bir incelemeden geçiyor. Üzerine daha ne koyacaklarını merak ediyorum” dedi.
Bakanlığın çok ciddi bir sansür hazırlığında olduğunu, bunu da bürokratik kalıplar arkasına soktuğu söyleyen Öz, “Ne derece düzgün insanların elinden geçecek bilmiyorum. Ama ümitli değilim” diyerek danışma ve yayın kurullarının yetkinliğini sorguladı.
Samiye Öz, “Çocuk edebiyatının devletin kontrolü altına alınması akıl alacak bir şey değil. Edebiyat, yayıncının da değil, ancak yazarın kontrolünde olmalı” görüşlerini aktardı.

Köstek değil, destek
Kırmızı Kedi Yayınları’nın yayın yönetmeni İlknur Özdemir, özel sektörün kitapların içeriğinin, dilinin gelişmesinde, birçok değerli yazarın çocuklar için üretmeye başlamasında öncü olduğunu, devletin bunu desteklemesi gerektiğini söyledi. Öte yandan, yayınevlerinin yüksek bütçeler, dağıtım sorunu, yüksek KDV oranlarıyla mücadele ettiğini belirten Özdemir, “MEB, yayınevlerinin kitaplarını, yazarlarını, ürettikleri özgün eserleri okullardan dışlamak yerine, özel yayıncıların altından kalkamayacağı projelere girebilir. Hatta bu yayınları okullara ücretsiz olarak dağıtabilir” önerisini getirdi.
Basın Yayın Birliği Başkanı Münir Üstün de devletin özel sektör ile işbirliği yapması gerektiğini altını çizerek, “MEB’in, yayıncılıkla ilgili politikalarını üretirken özel sektörün önünü açan, dünya sıralamasında daha yükseklere taşıyacak projeler üreten ve özel sektörle işbirliği yapan bir anlayışı geliştirmesini ümit etmekteyiz” dedi.

Edebiyat dayatılamaz
Günışığı Kitaplığı’nın yayın yönetmeni Mine Soysal’ın ise daha sert eleştirileri var. Soysal, yönetmelikte eserlerin Anayasa’ya ve MEB Yasası’na uygunluğuna göre değerlendirileceği maddesini “Edebiyat hiçbir kanuna uygun olamaz. Hiçbir bakanlık edebiyat eserlerini sorgulama, yargılama, değerlendirme vasfına sahip değildir. Edebiyatın siyasetle uzaktan yakından işi yoktur” sözleriyle eleştirdi.
Soysal, MEB’in “amaçlı yayın” yapmak kararında olduğunu vurgulayarak, “Avrupa Birliği taahhütlerinde, bakanlıkların yayın yapmaması genel ilkesi yıllar önce kabul edilmişken, bu konuya profesyonel anlamda eğilen bütün sistemlerin yaptığı çalışmaların üstü ‘bizi ilgilendirmez’ deyip örtülüyor ve ‘biz, kendi bildiğimizi yaparız, o da tek bir amaç uğruna’ mantığıyla ülke yeni bir sürece sokulmak isteniyor. Edebiyat zorunlu olamaz. Edebiyat dayatılamaz. Edebiyat ille de istenileni anlatamaz” görüşlerini aktardı.

******
YÖNETMELİĞİN DETAYLARI, KURULDAKİ KİŞİLER, BUGÜNE KADAR ATILAN ADIMLAR...

BAKANLIK TAM GAZ

Süreci başından özetlersek, MEB tarafından hazırlanan “Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim ve Kültür Yayınları Yönetmeliği” 3 Ekim’de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yönetmelik uyarında bakanlık, “ders kitapları hariç, her türlü basılı yayın ile basılı olmayan bilim, sanat ve kültür eseri, CD, DVD, e-kitap ve benzer manyetik depolama ünitelerinin seçiminde ve incelenmesinde” tam yetkili olacak. Yine yönetmeliğe göre, bakanlık tüm bu görevleri yerine getirecek kurulları da kendi oluşturacak.
Metinde, 40 kişilik bir danışma kurulu ile en az beş kişiden oluşan yayın alt kurulundan söz ediliyor. Asıl yetki, alt kurulda bulunurken, bakanlık, atadığı kurul üyelerinin görevini “gerekli gördüğünde” sonlandırabilecek.

Kurulda kimler var?
Kimlerden oluştuğu açıklanmayan danışma kurulu, ilk toplantısını, Bakan Nabi Avcı’nın katılımıyla 24 Ekim’de İstanbul’da yaptı. Edindiğimiz bilgiye göre toplantıda, bakanlık bürokratları, akademisyenler ile aralarında İskender Pala, Haydar Ergülen, Beşir Ayvazoğlu, Sadık Yalsızuçanlar, Leyla İpekçi, Alaaddin Karaca’nın bulunduğu yazarlar-şairler yer aldı. Ancak büyük çoğunluk, danışma kurulunda da olduğu gibi, bakanlık yetkililerindeydi. Danışma kuruluna, yayıncılık alanından hiçbir meslek örgütü davet edilmedi.
Yaklaşık 6 saat süren toplantıda, bakanlığın yayın politikasına ilişkin görüş alışverişi yapıldı. Bu politika, yönetmelikte “Anayasa ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’na uygunluk, milli kültürün geliştirilmesini ve yaygınlaştırılması sağlamak” ifadeleriyle anlatılıyor. Yönetmelikte, özellikle “milli kültüre” defalarca atıfta bulunularak vurgu yapılıyor.
Haydar Ergülen, toplantıda Hasan Âli Yücel’in Maarif Vekaleti sırasında başlatılan Maarif Klasikleri’nin yayımlanmasının konuşulduğunu belirterek, gazetemize “Ben o yıllardaki ‘Tercüme’ dergisi benzeri bir derginin yeniden yayımını önerdim, bir de Necip Fazıl için yapılan anmanın Dağlarca, Orhan Veli, Oktay Rifat ve benzeri şairler için de okullarda yapılması gerektiğini belirttim, sonra da toplantıdan erken ayrıldığım için sonucunu bilmiyorum” açıklamasını yaptı.
Yönetmelikte, danışma kurulunun yılda bir kez toplanması öngörülüyor. Ancak bakanlığın bir an evvel çalışmalara başlama kararı nedeniyle, danışma kurulunun 2014 yılı bitmeden, yeniden toplanması kararlaştırıldı.

İlgililere sözde danışma
Bir başka toplantı ise 23 Ekim’de Beyoğlu Öğretmenevi’nde, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Muharrem Yıldız’ın ev sahipliğinde yapıldı. Toplantıya MEB Eğitim Araçları ve Yayımları Grup Başkanvekili Ercan Şen, meslek örgütü yöneticileri ve çocuk-ilk gençlik alanında üretim yapan yayıncılar katıldı. Toplantıda Ercan Şen yönetmelik hakkında yayıncılara bilgi verdi. Ne var ki yayıncıların yönetmeliğe ilişkin eleştirilerinin “Yönetmeliği ben yazdım” diyen Ercan Şen tarafından dinlenmediği ve ertesi gün yapılan Danışma Kurulu toplantısına yansımadığı öğrenildi.

"Korkma Kimse Yok" kitabı üzerine - 1 Kasım 2014

"Korkma Kimse Yok" adlı kitapta siyasi nedenlerle müebbete mahkûm 16 kişinin hikâyeleri var

Hücrede yalnızlığa isyan

Siyasi nedenlerle F tipi hapishanelerde, tek kişilik hücrelerde, müebbet hapse mahkûm edilmiş 16 kişinin yazdığı metinlerden oluşan “Korkma Kimse Yok” adlı kitap, 8 Kasım’da başlayacak Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nda okurlarla buluşacak. Dışarda Deli Dalgalar inisiyatifinin kurucusu Sibel Öz ve yazar Ayşegül Tözeren’in yayına hazırladığı, NotaBene Yayınları’ndan çıkacak çalışma, hapis ile dışarısı arasında yıllar içinde kurulan köprünün sonucunda oluşmuş.
“Çöl, Taş, Zaman, Özlem, İnsan ve Sesler” başlıklarında toplanmış metinlerde mahkûmlar, hem hücredeki yaşamlarını anlatıyor, hem de “ölünceye kadar” içeride olmanın ne demek olduğunu dile getiriyorlar: Günün 23 saatini tek başına geçirmek, sadece 1 saatlik havalandırmada diğer hükümlülerle buluşmak, her durumda “Yasak!” diye önlerine dikilen erk, işkenceye dönüşen sessizlik ve her şeye rağmen hayaller, özlemler ve mücadele...
Ayşegül Tözeren de bu kitapta hapishane yazınlarında karşılaştığımız “koğuş hikâyelerinin” yerini “tek kişilik hücre hikayelerinin” aldığını anlatıyor:
“İzolasyon içinde oldukları, tecrit edildikleri için yaşamlarını sorgulama mecburiyeti duyuyorlar. Kendilerini, hareketlerini, dışarıyı sorguladıkları metinler. Betimlemelerle karşılaştığımız, ironik hikâyeler... Ama umut ve dayanışma hepsinde ön planda...”
Kırıkkale Hacılar F Tipi Hapishanesi’nde kalan Nizamettin Özoğlu’nun, kitapta “Sesler” bölümünde yer alan metninde, her türlü sessizliğe isyanı var. Yazdıkları, kitabın yaratılış amacını da açıklar gibi:
“Ölünceye kadar -müddetnamede böyle der- içeride sessizliğe mahkûm edilmiş insan, sesi kendi içinden dışına taşırabilen, içindeki kendini açığa vuran, yani hücrede gömülmüş sözü dışarıya çıkarabilen ve varlığıyla sessizliği yırtan kişidir. Özdemir Asaf’ın deyimiyle ‘Tatlar ağzımın içindedir/ Durmaz/ Sesler kulaklarımın derinliğindedir/ Uçamaz/ Kelimeler dilimin ucundadır/ Kalamaz’. O sesler de uçar, uçurulur. Hele o kelimeler hiç durmaz. Bağlasan dahi...
Dante’nin cehenneminin merkezi, yakıcı ateşler değil yalnızlıktır... Ama ıssız ve cehennem olan neresi? Hücre mi, dışarısı mı? Ya da ses olamayan, sesi çıkmayan, zorla hücreye kapatılan insan mı, dışarıdaki ‘özgür’ insan mı? Özgürlüğün sesi, soluğuyum diyen insan mı?”
Foto altı: Kitapta, içeriden Gezi Direnişi’nin nasıl duyulduğuyla ilgili metinler de var. F tipi hapishanede kalan kadınlar, havalandırmada buluştuklarında, direnişe bu yeşilliklerin yanında katıldılar.

Fotoğraf sanatçısı Murat Germen'le söyleşi - 23 Ekim 2014

Kentsel dönüşümü ve HES alanlarındaki yıkımı fotoğraflayan Murat Germen:

Kutsal ittifak...

Mimar, fotoğraf sanatçısı Murat Germen, yıllardır İstanbul’daki kentsel dönüşümü çarpıcı fotoğraflarla, dünyanın dört bir yanında açtığı sergilerle aktarıyor. Şimdi de Türkiye’de HES alanlarındaki doğa kıyımına dikkat çekmek için kolları sıvayan Germen, bu yeni seriyle, HES saldırısının sadece Karadeniz’de değil, tüm ülke çapında ilerlediğini ispat etmek istiyor.









- HES alanlarını fotoğraflamak için çıktığınız yolculuk nasıl başladı?

HES’leri konu edinmemin nedeni, aynı, yakından izlediğim kentsel dönüşüm denen rant sürecinde olduğu gibi, projelerin yangından mal kaçırırcasına ardı ardına eşzamanlı başlatılmasıyla kafalarda oluşan soru işaretleri. Enerji gereksinimi bahane edilerek başlatılan bu projelerin arka planındaki olası çıkış noktalarına bakıldığında, aslında su haklarının özelleştirilmesi niyetinin olduğunu görmek için komplo teorilerine meraklı veya dahi olmak gerekmiyor.
Kendi coğrafyalarında HES projelerine karşı çıkmak için uğraşan elleri öpülesi cesur insanlar da, sermayenin himayecisi devletin iddia ettiği gibi enerjiye veya sermayeye düşman olduklarından değil, yıllardır kullandıkları sularının devlet tarafından bir ticari meta haline getirilip özel sermayeye peşkeş çekilmesine razı olmadıkları için kendi hayatlarını tehlikeye atıyorlar.

Umut mücadelede
- Şimdiye dek nelere tanık oldunuz?
Bugüne kadar Diyarbakır ve çevresi, neredeyse tüm Karadeniz, Antalya ve İstanbul yakınlarına gittim. HES deyince ilk akla gelen doğal olarak Karadeniz Bölgesi; benim amacım ise, bu saldırının sadece Karadeniz’de değil, tüm ülke sathında ilerlediğini ispat etmek. Bu yüzden Ege Bölgesi, Orta Anadolu, Batı Karadeniz-İstanbul hattı gibi daha çekim yapamadığım yerlere gidip çekimleri bitireceğim.
Eşim Sema Uygur Germen ile beraber yaptığımız çekimler sırasında tanışmaktan heyecan duyduğumuz ve ileride dost kalmayı arzu ettiğimiz aktivistler tanıdık. Doğdukları, yaşadıkları doğayı hiç teslim etmeye niyetleri olmadıklarını gördük, bu bize cesaret verdi. Son zamanlarda kendimi, hayatımda hiç hissetmediğim kadar baskı altında hissediyorum, bazen yurtdışına göçmeyi düşünecek kadar. Mücadele veren ve başarı kazanan iyi kalpli insanları gördükçe vazgeçiyorum...

Çok boyutlu bir sergi 
- Bu projeyi önümüzdeki yıl sergileyeceksiniz. Kapsamından söz eder misiniz?
Sergi Milli Reasürans Galerisi’nde olacak. Büyük olmayan ebatlarda çok sayıda fotoğrafı, vadi vadi dikey olarak derlenmiş bir şekilde duvarlara astıktan sonra, fotoğrafların yanına kalın uçlu kalemlerle çekim sırasında yaşadığım tecrübeleri, edindiğim bilgileri el yazısı ile yazmayı düşünüyorum. Tüm sergileme yerleştirmesi bittikten ve sergi açıldıktan sonra ise, bu kalemleri duvara yakın bir şekilde konumlandırıp ziyaretçilerin de görüş bırakmasını, katkıda bulunmasını; yorum, öneri, eleştiri yapmasını sağlamak istiyorum. Bu şekilde izleyicinin konuyu sahipleneceğini umuyorum. Su konusu çok önemli, biliyorsunuz son zamanlarda ilerdeki savaşların petrol üzerine değil de su üzerine olacağı sıklıkla zikredilmeye başlandı.
Ayrıca, olası bir sanatçı konuşması yerine, su hakları için uğraş veren aktivistleri çağırarak mücadeleleri hakkında konuşmalarını sağlamayı amaçlıyorum. Dolayısı ile bu sergi, kolektif boyutta baktığımızda önümüzdeki yıllardaki jeo-politik strateji, konum ve siyasetimizi, daha da önemlisi kişisel boyutta sağlığımızı, hayatımızı, cebimizi ilgilendiren çok önemli bir konuda farkındalık yaratmak için düşünüldü.

HES’ler doğayı bitiriyor

- “Facsimile” fotoğraf serinizde de kentler üzerinden insan-doğa arasındaki gerilimi işlemiştiniz. HES alanlarında, yani doğada, insan-doğa arasında nasıl bir gerilim, ilişki var? Bu ilişki kentlerden nasıl farklılıklar gösteriyor?
Evet, bunu gündeme getirdiğinize sevindim; bu yüzden “Facsimile”den tümüyle doğaya geçişimin de belli bir dizisel anlamı var. İnsan devamlı doğaya müdahale ediyor, doğayı bu kadar hırpalayan başka bir canlı türü sanırım yok. Doğanın içindeki döngünün dışında kalan, kendiliğinden huzurla akan işleyişe çomak sokmadan duramayan bir tek insan var, bu yüzden insanı hiçbir zaman “eşref-i mahlûkat” olarak göremedim. Geçenlerde “Tanrı CC” adlı Twitter kullanıcısının bir tweet’ine denk geldim: “Şüphesiz ki insan iyi bir fikir değildi, ben de kabul ediyorum” diyordu; hoşuma gitti.
Buradan HES’lere geçiş yaparsak; HES’ler binalar gibi değiller, çok daha büyük boyuttalar, dolayısıyla müdahalenin boyutu çok daha büyük. Kentlerde olan bitenle fark ise şu: Özellikle bizdeki şehirler herhangi bir doğallık taşımayan, tümüyle insan yapısı, aralarda kalan yeşillerin bile imara açıldığı, kazanç uğruna geleneklerin, kültürel mirasın, onurun yok edildiği; kısacası zaten insanın tecavüzüne uğradığı yerler. Bu yüzden kent ortamında “kentsel dönüşüm” adı altında kakalanan yeni rant betonlaşmaları durumu çok daha vahim hale getirmiyor, çünkü kentlerde durum zaten vahim. HES’ler ise çok daha fazla zarara yol açıyorlar, çünkü imara açılmaktan kurtulup geriye kalan doğa parçalarını bitiriyorlar.


İstanbul can çekişiyor








- “Muta-morfoz”, “İnşa” gibi fotoğraf serilerinizde hep kente odaklandınız. Kentler, yaşayan varlıklar. Doğuyor, büyüyorlar; peki ölürler mi? Bunu özellikle İstanbul’u düşünerek soruyorum...

Kent diye sunulan yerler kültür üretemedikçe, hatta kültür üreten kurumlar büyük bir hızla engellenip kapatılıp yerlerini AVM’ler ve yüksek katlı sosyal konutların “rezidans” diye yutturulduğu devasa gayrı insani yapılara bıraktıklarında, kent olmaktan çıkıyorlar ve mega-köylere dönüşme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyorlar. Salt barınma ve tüketme üzerinden yapılan inşai tatbikat, kente bir yarar getirmekten çok zarara yol açıyor.
Bu tür temel kırsal ihtiyaçlara cevap vermek ve seçmen potansiyeli yaratmak için durmaksızın ortaya atılan, bazıları da “çılgın” olan projeler kentin çok ihtiyacı olan yeşil alanları ve su havzalarını tehdit ediyor. Rant, güç ve para hırsı ile gözü hiçbir şey görmez hale gelen ve diktatörleşen siyaset-din-para ittifakları, muhafazakâr olduklarını öne sürmelerine karşın; kente, kültüre ve özellikle de doğaya dair neredeyse hiçbir şeyi muhafaza etmemekteler.
Sorunuza dönersek; evet, kentler ölebilirler bence. Şu an İstanbul’un can çekiştiğini gözlemleyebiliyorsak, İstanbul’un ölebileceğini olasılığını da değerlendirmemiz gerekiyor.
- Can Yücel’in bir şiiri geldi aklıma: “Hani nerde o İstanbul? / Nassı koymuşlar ki ona / İstanbul’u kodunsa bul!”
Kasım 2010’da, FotoAtlas İstanbul sayısı için “Şeytan tüyü: İstanbul” başlıklı bir yazı yazmıştım.* Bu yazıdan bazı alıntılar yapmak isterim:
“Gayrimenkul spekülatörleri, arazi rantçıları her ne kadar İstanbul’u yüksek binalara boğmaya çalışsa da bu kent aslen yatay gelişmiş ve gelişen bir canlı organizmadır. İstanbul’un güzelliği yataylığındadır, dikeyliğinde değil, İstanbul Manhattan olmaya asla öykünmemelidir...
İstanbul yedi tepe ya, belki bu yüzden İstanbul’u herkes tepe tepe kullanır, çünkü İstanbul burnundan kıl aldırmayan birine benzemez, İstanbul her yola gelir. İstanbul’a birçok kişi para kazanmaya gelir, ‘memleket’ İstanbul değildir birçok kişi için. İstanbul’u kâğıt mendil misali kullanıp atan pek çok misafir ‘memleket’e bunu reva görmez; memleket hep daha kutsaldır, bu yüzden de misafirliklerini bir türlü atamazlar üzerlerinden…”
Özellikle son paragraf meseleyi anlatıyor sanırım: İstanbul; İstanbul’u “taşı toprağı altın” kafasıyla bir rant alanı olarak görerek bu kıymetli şehri taşa toprağa boğan, kent ile kentli değerlerden pek hazzetmeyen, kenti bir mega-köye dönüştürmeye çalışan, kasaba kurnazı ve kıt kafalı bir anlayışın işgali altında...


Murat Germen’in “Muta-morfoz” serisinden fotoğraflar, Fotoistanbul 1. Beşiktaş Uluslararası Fotoğraf Festivali kapsamında 18 Kasım’a kadar Beşiktaş Meydanı’nda görülebilir. Germen, 13-16 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek 9. Contemporary İstanbul Fuarı’na da farklı serilerden daha önce sergilenmemiş 6 çalışmasıyla katılacak.
* http://muratgermen.wordpress.com/2011/03/06/seytan-tuyu-istanbul/